![]() Vakit Gazetesi, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün dedesinin İstiklal Mahkemesi Başkanlığı yapan Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya olduğunu yazıyor... Vakit’in ifadesiyle “Cellat Ali” lakaplıdır, İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Çetinkaya... Altemur Kılıç’ın babası da İstiklal Mahkemesi’nin Başkanı olan bir başka Ali’ydi... O da Ali Kılıç’tı ve o yüzden Altemur Kılıç ne zaman bir yerde bir şey söylese “onun böyle söylemesi normal” denirdi, “babası Ali Kılıç onun...” Bu ülkedeki kavgalara ve hesaplaşmalara dikkatli bakıldığında dedeler-babalar-oğullar ve kızlar biçiminde özetlenecek çok ilginç bulgulara rastlanır... Bugün Anayasa Mahkemesi’nin göbeğinde, kamplaşan Türkiye’de saflara baktığınızda çok ilginç rastlantılar çıkartırsınız ortaya... Mesela AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat beyefendi Doğu’da halkı İslam dini adına ayaklanmaya çağıran ünlü Şeyh Sait’in torunudur... “Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan politikalar ve özellikle Hilafet’in kaldırılması Doğu Anadolu’da Şeyh Sait isyanına neden olmuştu” diyor Vikipedi, Şeyh Sait’i olayını anlatırken... Hilafetin kaldırılmasından sonra şunlar oluyor kısaca: “Şeyh Said’e bağlı kişilerin, Diyarbakır’ın Eğil nahiyesine bağlı Piran köyünde arama yapan bir jandarma müfrezesiyle girdiği çatışma (13 Şubat 1925) kısa sürede genişleyerek yaygın bir ayaklanmanın kıvılcımını oluşturdu... Darahini’yi basarak valiyi ve öteki görevlileri tutuklayan Şeyh Said halkı İslam dini adına çağıran bir bildiriyle tek bir merkez altında toplamaya çalıştı...” Sonra Şeyh Sait’in emrindeki 5 bin kişilik kuvvet Diyarbakır’a saldırıyor... Mustafa Kemal rahatsız olduğu için Heybeliada’da dinlenmektedir... İsmet İnönü’yü Ankara’ya çağırıyor... “Doğuda din elden gidiyor bahanesiyle İngiliz destekli provokatif ama ciddi bir ayaklanma başladığını” söylüyor... Ve Ankara’da, Diyarbakır’da İstiklal Mahkemeleri kuruluyor... Askeri birlikler Şeyh Sait’le birlikte ayaklanan güçleri kuşatma altına alıp, teslim olmaya zorluyorlar... Şeyh Sait tutuklanıyor... İdam ediliyor... 83 yıl önce Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan Şeyh Sait isyanının iki önemli unsuru bulunuyor... Doğal olarak Şeyh Sait’in kendisi... Bir de onu yargılayıp idama mahkûm eden İstiklal Mahkemeleri... Elbette, dedelerin ya da babaların her zaman izinden gitmez çocukları... Çok farklı yerlere savruldukları görülebilir... Ancak ne ilginçtir ki bugün yapılan yayınlar, İstiklal Mahkemeleri’nin başındaki Kel Ali’nin torunu Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt’le, Şeyh Sait’in torunu kapatılma davası süren AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat’ı sanki karşı karşıya getirmeyi amaçlamaktadır... Dedeleri karşı karşıya getiren tarih, torunları da mı karşı karşıya getirmektedir?.. Mesela, Anayasa Mahkemesi’ne en sert eleştirileri yönelten Nazlı Ilıcak, Demokrat Parti’nin Yassıada’da hapse mahkûm olan bakanı, Muammer Çavuşoğlu’nun öz kızıdır... 27 Mayıs’ın hemen ertesinde lisedeyken Milli Güvenlik dersine giren subayın Demokrat Partilileri vatana ihanetle suçlaması üzerine, kalemi subay-hoca’nın üzerine fırlatır... Dame De Sion lisesindeki kişisel eylemlerinden dolayı 30 gün okuldan uzaklaştırma alır... Sonraki yıllarında Nazlı Ilıcak, hep Genelkurmay’ı en ağır eleştiren gazeteciler listesinin başında yer alacaktır... Hakkında dava açılacak, Genelkurmay’a girişi yasaklanacaktır... İlk genç kızlık yıllarında “babasının aşağılanarak valiziyle evden apar topar alınmasını hiçbir zaman hazmedememiştir Nazlı Ilıcak...” Sonraki siyasi hayatı hep bu hazım sorunuyla ilgili olabilir mi acaba?.. Erbakan’dan Merve Kavakçı’ya, ve şimdi AKP’ye kadar uzanan çizgide?.. Ahmet Altan 12 Mart 1971’de annesinin yanında babasını almaya götüren subayın soğukluğunu anlatır ve yaşadığı korkuyu aktarır... O soğukluğun ve o gençlik korkusunun, bugünlerdeki Ahmet Altan’ın kişiliğinde ve söylemlerinde bir etkisi var mıdır acaba?.. Veya Şeyh Sait’in kendi torunu Dengir Mir Fırat üzerinde... Veya İstiklal Mahkemesi Başkanı Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya’nın, Osman Paksüt üzerinde... Genlerin yüklerini taşımakta mıdır sonraki kuşaklar acaba?.. Emin Çölaşan’ın bir dedesinin Atatürk’ün Adalet Bakanı, diğer dedesinin ise İttihatçı bir albay olmasının genetik bir etkisi var mıdır Çölaşan üzerinde?.. Dedeler, babalar, oğullar ve kızlar... Geçmiş kavgalar, genetik yüklenmeler, bitmeyen hesaplaşmalar... Bugünkü hesaplaşma, sadece söylenenlerden ibaret bir mücadele midir, yoksa derinlerde bir cumhuriyet belgeseli ya da hesaplaşması mıdır yaşananlar?.. Kendi adıma şu soruyu sormaktayım... Cumhuriyet’le çatışmamış babam ve dedeme teşekkür mü etmeliyim, yoksa onları eleştirmeli miyim?.. Sanıyorum her şeye rağmen “varolmanın dayanılmaz hafifliğini” genetik hafiflikten dolayı yaşamaktayım... |
ANA SAYFA
Türk genci. İnkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. | ![]() |
18 Haziran 2008 Çarşamba
Bir Cumhuriyet Belgeseli...Babalar ve oğulları .reha muhtar/
16 Haziran 2008 Pazartesi
‘Kan emiciler’ sırtımıza 1850’lerde bindiler...Yiğit Bulut
Dünya üstünde parası olana ölüm yok; gönder Türkiye’ye, nominal olarak yüzde 20’ye yakın, dolar bazında yüzde 42’lere varan yıllık faiz al! Dedim ya; parası olan için “bu topraklar” bulunmaz fırsatlar sunuyor! Ya parası olmayan emekçiler? Onlar da “çalışıp” faize giden parayı çıkarıyorlar!
Sevgili dostlar, faiz konusunu defalarca “gündeme” getirdim ve her zaman “bu çarkı kırmamız gerektiği” fikrini net olarak savundum. Konu hakkında “araştırma” yaparken defalarca geçmişte de aynı olduğunu gördüm. İşin bir de ilginç dönemeçleri var; ne zaman faiz çarkından kurtulmaya kalksak, içeride “uç noktalara” varan “olaylar” oluyor. Dışarıdan da “sağlam” müdahale yok değil. 2001 krizinde Türkiye “borç sarmalından” çıkmasın diye, uçağa konup gönderilen ve iner inmez “Türkiye için en önemli olay sürdürülebilir borç dinamiğidir” diyen Kemal Derwish’i hala unutmadık!
Neyse Soner Yalçın’ın son kitabında yaptığı araştırmadan yararlanarak bazı notları size “alıntılar halinde, araya bazı ekler de yaparak aktarmak istiyorum”. İşte Soner Yalçın’ın “derlediği” gelişimin bir bölümü;
“..Sadrazam Mahmud Nedim Paşa daha iki gün önce, “Osmanlı Devleti faizleri yarıya mı indiriyor” sorusunu yönelten Reuters muhabirine, oruçlu ağzıyla yalan söylemek zorunda kaldı: “Bunların hepsi dedikodu!”...Bu demeç üzerine, Avrupa Borsaları rahatladı...Osmanlı, son yıllarda aldığı borcu ancak borçla ödüyordu...Dış borcu 4.811 milyon franktı...Osmanlı Bankası ve Galata bankerlerine olan borcu ise 190 milyon franktı...Devlet hazinesi tamtakırdı. Moratoryum kaçınılmazdı...
Mahmud Nedim Paşa’nın konağında sabaha kadar süren tartışmalardan sonra karar alındı: Ana borç ve faizinin ancak yarısı ödenecekti. Yarısı için ise beş yıllık ve yüzde 5 faizli tahvil verecekti...Kararın dışarıya, borsaya sızmaması gerekiyordu. Toplantıya katılanlar Kuran-ı Kerim üzerine el basıp yemin ettiler...
Bu noktada gelin biraz başa dönelim. Tanzimat süreciyle birlikte Osmanlı’nın “devletçi ekonomisi” yok edilirken, yabancı sermayenin önündeki tüm engeller kaldırıldı. İthal gümrükler yüzde 12’den yüzde 3’e düşürüldü...Osmanlı ucuz ithal mallar cenneti yapıldı...Osmanlı finans ihtiyacını İstanbul’daki bankerlerden karşılamaya başladı. Fakat zamanla bu banker ve sarrafların ekonomik gücü, hükümeti ve ekonomiyi finanse edemez duruma geldi...
Aynı dönemde Avrupa’da Sanayi Devrimi’nin ikinci aşaması finans kapitalin doğduğu süreç başladı. Halkın elinde finans, tasarruf fazlası vardı. Ve halkın parasını değerlendirecek aracı finans kurumları ortaya çıktı. Avrupalı aracı kurumların koşar adım geldikleri ülkelerin başında Osmanlı vardı...
Osmanlı Hazine’si kısa vadeli borçlanmayla bile yüzde 22-24 gibi faizler veriyordu... Zenginleşmeye başlayan Avrupa orta sınıfı tasarrufları için kendi ülkelerindeki yüzde 3-4 gibi düşük faiz gelirleri yerine kuşkusuz Osmanlı piyasasını tercih etti...Borsa oyunlarıyla kolay para kazanma yollarının açılması üzerine birçok yabancı banker, simsar, kumarbaz Galata Borsası’na akın etti...Sonunda ne oldu ? Sultan Abdülaziz askeri bir darbeyle koltuğundan indirildi. Tarih 30 Mayıs 1876’ydı. Ekonomik kararların alınmasının üzerinden daha 7 ay geçmişti.
Benzer uygulamalarla ilgili Cumhuriyet döneminden örnekler sıralayıp bu konuyu kapatalım:
1946 Başbakan Recep Peker, devalüasyon oranı yüzde 53, düşürüldü..
1958 Başbakan Adnan Menderes devalüasyon yüzde 60, düşürüldü...
Ağustos 1970 Başbakan Süleyman Demirel devalüasyon oranı yüzde 40, düşürüldü...
Ocak 1980 Başbakan Süleyman Demirel devalüasyon oranı yüzde 35, düşürüldü...
Nisan 1994 Başbakan Tansu Çiller devalüasyon oranı yüzde 50, düşürüldü...
Şubat 2001 Başbakan Bülent Ecevit devalüasyon oranı yüzde 50, düşürüldü...İlginçtir; bizim tarihimizde ağır ekonomik kararları alan hükümetlerin başına gelenler ile Sultan Abdülaziz’in başına gelenler benzerdi...”
Sevgili dostlar, bu satırlar sonrası daha fazla bir şey söylemeye gerek var mı! Türkiye, bu “kapandan kurtulamadığı” sürece, kalkınması, gelişmesi, kendi vatandaşının hakkını “vermesi”, mümkün değil! Hepimiz 5.000 gerçek-tüzel, dünya geneline yayılmış “faiz alıcısına” çalışıyoruz! İyi çalışmalar!
Mustafa Kemal’in üstlendiği sorumluluk
| ||||||
|
Emre Kongar'ın Resmi Internet Sitesinden alıntı

















