ANA SAYFA

YERLİ YABANCI GAZETE VE İNTERNET SAYFALARINDAN SON DAKİKA GELİŞMELERİ-YAZARLAR ANLIK GELİŞMELER ULUSAL BASINDAN HABER BAŞLIKLARI-SON DAKİKA HABERLERİ RSS SON DAKİKA GELİŞMELERİ

Türk genci. İnkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir.

*Tüm haber başlıklarından anında haberdar olmak için buraya tıklayarak gastem.net.tc ana sayfanız yapın!

27 Haziran 2008 Cuma

İşte O Haber teksatır.com..Örtünmeyen Ölür

İşte O Haber Örtünmeyen Ölür

Nilgün Güresin'in bu haftaki konuğu Psikiyatrist Prof. Dr. Aysel Ekşi...
Prof. Dr. Ekşi'ye göre 'Türkiye, irtica tehlikesinin farkında değil. Mısır'lı, Fas'lı, Cezayir'li kadınlar 'bizden ders alın, gafleti bırakın' uyarılarında bulunurken Türk kadınları hâlâ 'gaflet' içinde...'

Tesettürün uygulandığı bazı islam ülkelerinde; buna uymayan, başlarından ayak bileklerine kadar örtünmeyen kadınların şeriat hükümleri gereğince öldürülmeleri caiz sayılıyor. Şer'i kıyafet yasalarını ihlal etmekten, İran İslam devriminden bu yana, binlerce kadın hapis ve para cezasına çarptırıldı. Bazı ülkelerde kadın olmak zordur. İşte o ülkelerdeki bazı gazete manşetlerinden seçmeler: 'İran'da kızlar otobüse arka kapıdan biner...' / 'İslam'da eğlence yoktur...' / 'Kötü örtünme fahişeliktir...' / 'Cezayir'de İslami kıyafet giymeyen 15 yaşındaki kızı öldürdüler...' / 'Bangladeş'te bir kadını mirasta eşitlik istediği için asmaya kalktılar...' / 'Suudi Arabistan'da erkekten yol izni almayan kadın yolculuk yapamaz...' / 'Batılıların çoğu Suudi gözüyle fahişedir...'

Prof. Dr. Ekşi, bir hekim olarak psikiyatri alanındaki bilimsel çalışmalarının yanısıra, 'İslami yaşam biçiminde kadınının statüsü ve kadın-erkek ilişkileri' üzerine de çeşitli araştırmalar yapıp kitaplar yazmıştır. Prof. Dr. Ekşi, kadın hakları ve kadının güçlenmesi konularına eğilen sivil toplum kuruluşlarının aktif isimlerinden biridir. 1970'lerden beri bu konulara eğilmekte olan Prof. Dr. Ekşi, özgürlük ve insan hakları adına yıllarca Avrupa'nın himayesinde yaşayıp yeşermiş ve güçlenmiş bir Ayetullah Humeyni'nin; İran'a şeriatı getirdikten sonra, özgürlük ve insan haklarını nasıl yorumladığını, somut örneklerle gözler önüne seriyor. Prof. Dr. Ekşi: 'Türkiye'de, gelmiş geçmiş bütün politikacılar 'oy' uğruna ülkedeki genç demokrasiyi kullanmışlar; sinsice topluma nüfuz etmeye başlayan İslami yaşam biçimini görmezden gelmişlerdir. Bugün, tehlike ne yazık ki çok yakınımızda, irtica kapımızın önündedir.' Diyor.

Çeşitli kamuoyu araştırmaları ve medya haberleri de yukarıdaki savı destekler niteliktedir. Nitekim bugün aşırı dinci gruplar, hükümetler desteklememiş olsalar ve devletten büyük baskılar gelmemiş bile; belli bir güce ulaşırlarsa, o ülkede Müslüman insanların doğumdan, ölüme kadar tüm yaşamlarına karışma hakkını kendilerinde görüyorlar. İnsanların yaşamını din adına istedikleri gibi saptırmakta ve baskı yapmakta engel tanımıyorlar. Bu baskıyı en çok hissedenler de, kuşkusuz şeriat rejimini istemeyen, çağdaş Müslüman kadınlardır.

'Ben dine ve dinsel inançlara saygılıyım. Ama 'dindar'la 'dinciyi' kesinlikle birbirinden ayrı görüyor ve son yıllarda dincilerin elinde dinin çarpıtılmasına kayıtsız kalamıyorum. Bugün ülkemizde öyle bir noktaya gelindi ki; İran'daki, Cezayir'deki, Mısır'daki kadınlar 'bizden ders alın' diye feryat ediyorlar. Yüzyıllar boyunca İslamiyet, dünyanın en yardımsever, ılımlı ve başka dinlere göre daha hoşgörülü olmasıyla anılırken; son yıllarda 'İslami uyanış' veya 'İslami diriliş' gibi adlarla ortaya çıkan siyasi akımlar bu özelliklerini gölgelemeye başladı. Bu siyasal akımlarda özellikle kadınların yaşam biçimini tümden değiştirme çabası dikkati çekiyor. İslamiyet'in erkek egemenliğine dayalı yönü vurgulanıyor; kadına eşitlik, adalet ve bağımsızlık verilmesini isteyen yönü dikkate bile alınmıyor. Katı ve sofu kurallar 'İslamiyet' adına yaşama geçirilmeye çalışılıyor...'

Prof. Dr. Ekşi'nin bu saptamaları ister istemez aklıma şu soruyu getiriyor: Türkiye, İran'da yaşanan gerçeklere rağmen, Humeyni'nin izini mi sürüyor? Bu merakla biz de kendisiyle 'Türkiye'de türban, laiklik ve din' konularını konuşuyoruz...

TEKSATIR: Sayın Ekşi, 'türban' krizine nasıl geldik? Bu süreci siz nasıl yorumlarsınız?

AE: İstanbul Çapa Tıp Fakültesi'nde doktorluk yaptığım yıllardı... Rumeli Caddesindeki muayenehaneme 1985'de gelen bir İran'lı kadın hasta: 'Ben Türkiye'ye ülkemin kokusunu koklamak için geliyorum. Ama her gelişimde artan camileri, Kuran kurslarını ve türbanlı kadınları görüyorum. Bizler de Şah'a rağmen, sevgili vatanımız İran'a böyle geri bir rejim gelmez, gelemez diye olayları hafife aldık. Bugün Türk kadınları da aynı gaflet içinde...' demişti. Bu cümleyi duyunca, sanki tokat yemiş gibi kalakaldığımı, tüylerimin diken diken olduğunu hala hatırlıyorum...

Yaşamını artık vatanı İran'ın dışında sürdürmek zorunda olan bu aydın kadın; ülkemizde okula gönderilmeyen kız çocuklarının sayısındaki artışı... Kadınlara yönelik şiddet ve töre cinayetlerininin önlenemeyen yükselişini... İslami eğitimi ve yaşam biçimini öneren dini yayınların ve camilerin akıl almaz ölçülerde artmasını... Tıpkı Humeyni öncesi İran'daki hazırlık dönemine benzetmekte ve bizleri dostça uyarmaktaydı.

Aynı yıllarda, eşim, gazeteci Oktay Ekşi'ye de 'Siyasal İslam' konusunda duyarlı olan kadın ve erkeklerden sık sık uyarı telefonları ve mektupları gelmeye başlamıştı. Laikliğin ciddi bir tehlike altında olduğunu anlamaya başlamıştık. Bu duygu ve düşüncelerle; Türkan Saylan, Necla Arat ve Aysel Çelikel ile beraber, 1989'da 'Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ni kurduk. ÇYD olarak ilk çıkışımız, Türkiye'nin irtica tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu, devletin en üst kademesine büyük bir imza kampanyasıyla duyurmak oldu. Bunu, akademik çevreden iş dünyasına, 10 bin kadar kadının katıldığı İstanbul Okmeydanı'ndaki 'laiklik yürüyüşü' izledi. Suna Koç ve Beyhan Eczacıbaşı gibi tanınmış kişiler de yürüyüşe katılarak destek verdiler.

ÇYD'nin kuruluşunda Başkanlığını ben yaptım, daha sonra görevimi Sayın Türkan Saylan'a devrettim. Dernek, düzenlediği paneller, seminerler ve yayınlarla toplumda irtica tehlikesine karşı bilinç yükseltici çalışmalar yaptı. Önemli ve saygın bir sivil toplum kuruluşu olarak kendisini ispatladı. Ben de hekimliğimin yanısıra sivil toplum kuruluşlarında aktif rol alarak, özellikle 'gençliğin sorunları' üzerine araştırmalar yaptım ve gençlerin 'Siyasi İslam' ile ilişkisini anlamaya çalıştım.

TEKSATIR: Bu konuyu biraz açabilirmiyiz? Bir taraftan 'türban' takarak saçının tek telini göstermek istemeyen, diğer taraftan da süslenen ve hatta yoğun makyaj yaparak sokağa çıkan bir genç kadın kitlesi var. Bu bir ikilem, bir kimlik karmaşası değil midir?

AE: Türban ilk takılmaya başladığında, İstanbul Tıp Fakültesi'nin kız öğrencileriyle sohbet ederdik. O zamanki düşünceler ve motivasyon daha farklıydı. Öğrenciler, 'Başımızı örtmek, bizleri erkeklerin bakışlarından, tacizlerinden koruyor. Böylece bacı muamelesi görüyoruz.' derlerdi. Ama şimdi konu tamamen saptırıldı ve siyasileştirildi. Kadınlar ve gençler partilerin hedef kitleleri oldular. Siyasal İslam ve onun simgesi olan türban konusunda siyasi partilerce seçilip eğitildiler. Kendi çevrelerindeki diğer gençleri de maddi ve manevi etkileme sanatını öğrendiler. Türbanına söz söyleyenlere nasıl davranılır ve ne karşılık verilir konularında davranış bilimleri dersleri aldılar. Ancak ikilemden kurtulamadılar. Zira İslami simge olan türban; bir yanda cinsel açıdan kadını koruyan zırh rolünü üstlenirken, diğer taraftan kadının doğasında olan süslenme içgüdüsü ve özgüvenle birlikte bu günkü özgün tarzına ulaştı...

TEKSATIR: Anlattıklarınızdan, Türkiye'de gençliğin hala en büyük sorunlarından birinin kimlik ve aidiyet sorunu olduğunu görüyorum. Yaşam biçimine yönelik seçimlerinde özgür değiller; çabuk etki altına girebiliyorlar. Gençlik bir yandan batı kültürü ve normlarını benimserken, bu değerlere karşı da çıkıyor. Diğer yandan da gelenekleri savunan bir İslami yaşam biçimini de kabullenebiliyor. İslami yaşam biçimi kimlik arayışını ortadan kaldırabilir mi sizce? Kimlik kargaşası sonunda tek bir kimlik ve yaşam biçimi olarak İran modeli seçilebilir mi? Böyle bir 'model' özellikle Türk kadınından neler götürebilir?

AE: İran modeli, şeriat hükümlerinin özellikle kadınlara yönelik uygulanması amacıyla Türkiye'ye ithal edilmek istenilen yaşam biçimidir. Kadını ezip baskı altında tutar. İslami rejim kadını 'birey' olarak tanımadığı için, bugün İran'lı bir kadın mahkemede tanıklık yapamaz. Bekâr kızdan, bakire olduğunu gösteren rapor istenir. Geçici evlilik ve kumalık, siyasal İslam'ın olmazsa olmaz kurallarıdır...

Şah'ın devrilip, Humeyni'nin ktidar olmasıyla o dönemlerde din adına 12 bin kişinin idam edildiği nasıl unutulur? Geçtiğimiz Nisan, erkeklerle eşit haklar isteyen İranlı kadınları ahlak polisinin coplatıp, tutuklattığını; gazetelerde ve televizyonlarda ibretle izlemedik mi? Ancak sadece kadınların değil, örneğin kısa pantolonu ile evinin bahçesinde çim biçen erkeğin de kendisini başkalarının namus bekçisi olarak görenlerin saldırgan söz ve davranışlarına hedef olduğunu biliyoruz... Böyle bir Türkiye mi istiyoruz biz? Türk kadınları ve erkekleri geleceği böyle mi yaşamak istiyorlar? Bence bunun en önemli nedenlerinden biri yıllardır biriktirilmiş bir intikam içgüdüsüdür...

TEKSATIR: Kim kimden intikam almak istiyor?

AE: Özellikle büyük kentlerde yıllardan beri kendini dışlanmış hisseden kitle; artık sermaye sahibi, medya sahibi ve para sahibi. 'Biz de 'sizler gibi' yaşamak, büyük şehrin nimetlerinden yararlanmak istiyoruz' diyorlar. Kadınlar 'Biz de 'sizler gibi' şık olmak istiyoruz' diyorlar... Türban takıp, uzun elbiseler içinde gezenler; içlerinde en pahalı ipek iç çamaşırlarını, ziynet eşyalarını taşıyorlar. Tesettürlü kesim için yapılan özel defilelere, gelişen moda sektörüne bir bakın... Burada türban takmayan kesimle, tutucu kesim arasında bir yarış görüyoruz. Bugün türbanlı kesim, adeta imtikam almak istermiş gibi bizleri, kentliyi dışlıyor. İşin ekonomik boyutuna gelince... Moda sektörü yeni bir tüketici kitlesi kazandı. Uzun etekli elbiseler, ipek eşarplar, gösterişi tetikleyen değerli ziynet eşyaları, rahat rahat harcanabilen varlıklar...

Ülkesi İran dışında yaşamak zorunda olan bir başka ünlü kadın gazeteci-yazar Amir Taheri, türbanla ilgili olarak şu bilgileri veriyor bize: 'Bu yeni biçim başörtüsü Hıristiyan rahibelerin örtüsünden taklit edilmiştir. 1970'den beri kullanılmaktadır. O tarihte İmam Sadr, Şii toplumu ile Tahran arasında bir birlik kurmak üzere, Şah hükümeti tarafından Lübnan'a gönderilmişti. Bugün bu tip başörtüsü, aşırı dincilerin başörtüsüdür. Bunlar İslam dininin, Müslümanların, çağı yakalamalarından alıkoymak için kullanmak amacındadırlar. Eğer ayetlerdeki 'hicap' sözkonusu olsaydı, önemli olan saçı değil, yüzü kapatmak olurdu. Aşırı dincilerin esas amacı onların savundukları gibi, kadınların saçlarından yayılan radyasyonla delirip, sevişme isteği ile dolu erkeklerden kadınları korumak değildir. Esas fikir kadınlara hükmetmek, onları temel haklarından yoksun bırakmak ve kısaca onlara 'hadlerini' bildirmektir. Ben Beyrut'ta yüzleri korkunç şekilde yanmış genç kızlar gördüm. Kendilerini Allah'ın partizanları sayan sözde dindar kişiler, genç kızların yüzlerine kezzap atarak onları korkunç bir şekle sokmuşlardı. Bu kızlara yüklenen tek suç, erkeklerin emrettiği peçeyi takmamış olmalarıydı...'

TEKSATIR: İslami görüş ve yaşam biçimini zorlamayla, 'Mahalle Baskısı' ile kabul ettirmek isteyen bu yeni sosyal gelişmeyle nasıl baş edilir acaba sizce? Bu baskı ilerde, Türkiye'de de başını bağlamayan kadınların yüzlerine kezzap atılma şekline dönüşebilir mi?

AE: Bugün Fas'daki öğretmenlerin durumu 'Mahalle ve Komşu Baskısı'na verilecek en somut örneklerdendir. Başını örtmeyen öğretmenler dışlanıp çevrelerinden koparıldılar. Mahalle, semt, hatta ülke değiştirmek zorunda bırakıldılar. Baskıya dayanamayanlar ise en sonunda İslami giyim tarzını kabullendi. Oralarda din adamları, 'Açık kadın fahişedir. Ona saygı duyulmaz. Ona mal satılmaz. Satan dükkânlar tahrip edilir.' söylevleri verdiler. Töre kanunları, daha önce olmayan yerlerde bile hortladı. İşte size bir başka örnek daha: Bugün Suudi Arabistan'da, günlük yaşantı namaz saatlerine göre ayarlanıyor, kanun böyle. Namaz sırasında bütün iş yerleri, dükkânlar, hatta alışveriş merkezleri ve televizyon ekranları kapatılıyor. Herkes namaza gitmeye mecbur. Din polisleri her an peşinizde. Kız-erkek arkadaşlığı söz konusu bile değil. Ama kapalı kapılar ardında, herkesin bildiği bir sürü aykırılıklar yaşanıyor, şeriat yasakları adeta reddediliyor. Bütün dünya biliyor ki evlerde bira, votka, şarap üretiliyor ve içiliyor.

Konunun psikiyatri açısından da ayrı bir boyutu var: Dinsel baskıların olduğu, tutucu kapalı toplumlarda; ruhsal sorunlar açıkça konuşulup tartışılamadığı için çözüm de üretilemiyor. Cinsel taciz buna iyi bir örnektir. Toplum tutumu ile cinsel taciz olaylarını onaylamayan, bu kişileri dışlayan, halkını bilinçlendiren ülkelerde sonuç alınırken; kapalı toplumlarda sorunları namus adına, günah adına, ayıp adına sadece ertelersiniz...

TEKSATIR: Namus adına, günah adına, ayıp adına; bu ruhsal tutarsızlıkları tartışmayıp görmezden gelmek, diğer toplumsal hastalıklara davet çıkarmak değil midir? Adı konmasa da, bizim toplumumuzdaki tutucu kesimde evlilik dışı ilişkilerde bir artış olduğunu araştırmalardan biliyoruz. Böyle bir yaşantıya ekonomik ve sosyal nedenlerle boyun eğen veya kabul eden kadınların çoğu kapalı... Bu nasıl bir çelişkidir? Bir taraftan namus adına, din adına türban takıp, diğer taraftan kendine olan saygını ayaklar altına alarak evlilik dışı bir ilişkiye göz yumacaksın... Bir hekim olarak böyle örneklerle karşılaşıyor musunuz? Bu çelişkiyi nasıl açıklayabilirsiniz?

AE: Türkiye'de kadın cinselliği çok vurgulanıyor. Bunu biraz da magazin medyası belirliyor. Ama asıl neden, birçok kadının başka hayatı olmamasıdır. Hemcinsleriyle cinsellik üzerine deneyimlerini paylaşıyorlar ve akşam olsun da erkek eve gelsin diye yolunu bekliyorlar.
Topluma mal olmuş kişiler bile hâlâ 'erkek değil mi, yapar' mesajları veriyorlar. Kadın kapatıldıkça, kadın-erkek sosyal beraberlikleri de azalıyor. Peygamberimizin yaşamından örnekler verilerek, kaç eşinin olduğu, İslamiyet'te kaç kadınla evliliğe izin verildiği sürekli tekrarlanır oldu. Böylece erkeklerin desteklediği, cesaretlendirdiği bu çevrelerde, evlilik dışı ilişkilerde bir patlama olduğu düşüncesindeyim. İlginç olan, bu tip evlilk dışı beraberliklerin kadınlar tarafından moda gibi benimsenerek, 'Allahın emri' olarak doğal kabul edilmesidir. Bedeninin bir parçasının bile açık görülmesini günah sayan bir çevrede, yasakların kadının daha seksi görünme istek ve davranışına yol açtığını düşünüyorum. Eve kapatılan ve üretken olmayan kadınların çevrelerinde cinsellik, en önemli zevk kaynağı olarak yaşanıyor. Erkeğin ise 2 kadınlı bir hayatı oluyor; biri yasal, diğeri de imam nikâhlı... Eve kapalı kadınların bir sürü psikolojik sorunları ortaya çıkıyor. Bu kadınları doktorlara götüren de 2 kadınlı erkekler oluyor... Bana bir gün yasal eşiyle geliyor; ertesi gün de metresiyle...

TEKSATIR: Bazı Arap ülkelerinde kapalı kapılar ardında üretilen ve tüketilen içkiler gibi... Peki, bir psikiyatrist hekim olarak Türk toplumunun ruh sağlığı hakkında neler düşünüyorsunuz?

AE: Ruh sağlığımızın çok da bozuk olmadığını düşünüyorum. Sıkı ve güçlü aile ilişkilerimiz var. Bu bir taraftan bazen gelişmeyi engellese de, diğer taraftan daha az depresyona girmemizi sağlıyor. Büyük Gölcük depremi sonrasında, bizi bu karşılıklı konuşup dertleşmeler kurtardı. Gelişmiş ülkelerle mukayese edilince, bizdeki sıkıntıların kökeninde; sorunların, zamanında açık açık konuşulup halledilmemesi yatıyor. Tabii bir de uzmana danışma bilinci gelişemedi. Türkiye'de özellikle kadınların hâlâ çözemediği bir başka problem var ki biz ona psikiyatri dilince 'conversion' yani 'histeri' deriz. Kadınların, hoşlanmadıkları durumlar olduğunda başvurdukları bir yöntemdir bu. Çoğu kez bilinçli olarak yapılmaz: Düşüp bayılırlar.

Gençlerin ruh sağlığı açısından, televizyonların çok kötü örnek oluşturduğunu düşünüyorum. Birçok televizyon programının uyuşturucu ve madde bağımlılığı ile şiddetin artışında büyük rolü olduğunu söyleyebilirim. Ancak refah toplumlarında daha da ciddi gençlik sorunları var. Saldırganlık ve şiddet olayları, uyuşturucu kullanımı, aids ve boşanma... Özellikle 14-19 yaş arasında intihar oranı çok yüksek. İntiharların nedenini araştırıp, çözüm üretebilme konusunda en başarılı ülke İngiltere. İngiliz Parlementosu böyle ciddi bir toplumsal sorunu Parlementoya kadar taşıyarak, olaya el koydu. Milli Eğim Bakanını görevlendirdi. Araştırmalar yapıldı ve intihar olaylarının en çok 'kendine güveni ve saygısı olmayan gençlerde' yaşandığı saptandı.
Türk gençliği hakkında şunu söyleyebilirim: Maalesef çok umutsuz ve karamsarlar. Ülkeden kaçıp gitmek istiyorlar. Bu duru m da beni bir hekim ve anne olarak endişelendiriyor...

TEKSATIR: Söyleşimizi sizin değerlendirmelerinizden cesaret alarak şu sözlerle bitirmek istiyorum: Türkiye'de kadınlar özgürlüklerinin değerini iyi bilmeli... Kadınların yaşamını sınırlamak, hiç kuşkusuz kadınları toplumda etkisizleştirmenin en iyi yoludur... İran'lı kadın gazeteci, yazar Amir Taheri'nin uyarısına kulak verelim: 'Politikada hiçbir şey asla değişmez değildir. En olgun toplumlar bile dikkatsizlik, tembellik ve sosyopolitik sorumsuzluk karşısında deliliğe doğru yuvarlanabilirler. Biliyorum ki, Türkiye'de bazı sorumsuz kişiler; güç elde etmek, bunu pekiştirmek ve koruyabilmek için dinci fikirler ile oynuyorlar. Onları uyarıyorum: Bunu yapmayın! Bu tehlikeli bir oyundur. Biz İran'da bunu denedik. Ülkemizin mahvolması ve 1 milyondan fazla hayatın bitmesi ile ödedik. Dini güç elde etmek için bir araç gibi kullanmak bir kaplana binmeye benzer. İnsan kaplanın sırtından inmeye mecbur olunca ne olacaktır? Türkiye çağdaş dünyaya katılmalı ve cehalete karşı yapılacak savaşta diğer İslam ülkelerine örnek olmalıdır.'

Prof. Dr. Sayın Aysel Ekşi, Teksatır adına çok teşekkür ediyorum size...

18 Haziran 2008 Çarşamba

Bir Cumhuriyet Belgeseli...Babalar ve oğulları .reha muhtar/



Vakit Gazetesi, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün dedesinin İstiklal Mahkemesi Başkanlığı yapan Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya olduğunu yazıyor...

Vakit’in ifadesiyle “Cellat Ali” lakaplıdır, İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Çetinkaya... Altemur Kılıç’ın babası da İstiklal Mahkemesi’nin Başkanı olan bir başka Ali’ydi...

O da Ali Kılıç’tı ve o yüzden Altemur Kılıç ne zaman bir yerde bir şey söylese “onun böyle söylemesi normal” denirdi, “babası Ali Kılıç onun...”

***


Bu ülkedeki kavgalara ve hesaplaşmalara dikkatli bakıldığında dedeler-babalar-oğullar ve kızlar biçiminde özetlenecek çok ilginç bulgulara rastlanır...

Bugün Anayasa Mahkemesi’nin göbeğinde, kamplaşan Türkiye’de saflara baktığınızda çok ilginç rastlantılar çıkartırsınız ortaya... Mesela AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat beyefendi Doğu’da halkı İslam dini adına ayaklanmaya çağıran ünlü Şeyh Sait’in torunudur...

“Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan politikalar ve özellikle Hilafet’in kaldırılması Doğu Anadolu’da Şeyh Sait isyanına neden olmuştu” diyor Vikipedi, Şeyh Sait’i olayını anlatırken... Hilafetin kaldırılmasından sonra şunlar oluyor kısaca:

“Şeyh Said’e bağlı kişilerin, Diyarbakır’ın Eğil nahiyesine bağlı Piran köyünde arama yapan bir jandarma müfrezesiyle girdiği çatışma (13 Şubat 1925) kısa sürede genişleyerek yaygın bir ayaklanmanın kıvılcımını oluşturdu... Darahini’yi basarak valiyi ve öteki görevlileri tutuklayan Şeyh Said halkı İslam dini adına çağıran bir bildiriyle tek bir merkez altında toplamaya çalıştı...”

Sonra Şeyh Sait’in emrindeki 5 bin kişilik kuvvet Diyarbakır’a saldırıyor...

Mustafa Kemal rahatsız olduğu için Heybeliada’da dinlenmektedir...

İsmet İnönü’yü Ankara’ya çağırıyor...

“Doğuda din elden gidiyor bahanesiyle İngiliz destekli provokatif ama ciddi bir ayaklanma başladığını” söylüyor...

***


Ve Ankara’da, Diyarbakır’da İstiklal Mahkemeleri kuruluyor... Askeri birlikler Şeyh Sait’le birlikte ayaklanan güçleri kuşatma altına alıp, teslim olmaya zorluyorlar...

Şeyh Sait tutuklanıyor...

İdam ediliyor...

83 yıl önce Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan Şeyh Sait isyanının iki önemli unsuru bulunuyor...

Doğal olarak Şeyh Sait’in kendisi...

Bir de onu yargılayıp idama mahkûm eden İstiklal Mahkemeleri... Elbette, dedelerin ya da babaların her zaman izinden gitmez çocukları... Çok farklı yerlere savruldukları görülebilir...

Ancak ne ilginçtir ki bugün yapılan yayınlar, İstiklal Mahkemeleri’nin başındaki Kel Ali’nin torunu Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt’le, Şeyh Sait’in torunu kapatılma davası süren AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat’ı sanki karşı karşıya getirmeyi amaçlamaktadır...

Dedeleri karşı karşıya getiren tarih, torunları da mı karşı karşıya getirmektedir?..

***


Mesela, Anayasa Mahkemesi’ne en sert eleştirileri yönelten Nazlı Ilıcak, Demokrat Parti’nin Yassıada’da hapse mahkûm olan bakanı, Muammer Çavuşoğlu’nun öz kızıdır...

27 Mayıs’ın hemen ertesinde lisedeyken Milli Güvenlik dersine giren subayın Demokrat Partilileri vatana ihanetle suçlaması üzerine, kalemi subay-hoca’nın üzerine fırlatır...

Dame De Sion lisesindeki kişisel eylemlerinden dolayı 30 gün okuldan uzaklaştırma alır...

Sonraki yıllarında Nazlı Ilıcak, hep Genelkurmay’ı en ağır eleştiren gazeteciler listesinin başında yer alacaktır... Hakkında dava açılacak, Genelkurmay’a girişi yasaklanacaktır...

İlk genç kızlık yıllarında “babasının aşağılanarak valiziyle evden apar topar alınmasını hiçbir zaman hazmedememiştir Nazlı Ilıcak...”

Sonraki siyasi hayatı hep bu hazım sorunuyla ilgili olabilir mi acaba?..

Erbakan’dan Merve Kavakçı’ya, ve şimdi AKP’ye kadar uzanan çizgide?..

Ahmet Altan 12 Mart 1971’de annesinin yanında babasını almaya götüren subayın soğukluğunu anlatır ve yaşadığı korkuyu aktarır...

O soğukluğun ve o gençlik korkusunun, bugünlerdeki Ahmet Altan’ın kişiliğinde ve söylemlerinde bir etkisi var mıdır acaba?..

Veya Şeyh Sait’in kendi torunu Dengir Mir Fırat üzerinde... Veya İstiklal Mahkemesi Başkanı Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya’nın, Osman Paksüt üzerinde...

Genlerin yüklerini taşımakta mıdır sonraki kuşaklar acaba?..

Emin Çölaşan’ın bir dedesinin Atatürk’ün Adalet Bakanı, diğer dedesinin ise İttihatçı bir albay olmasının genetik bir etkisi var mıdır Çölaşan üzerinde?..

***


Dedeler, babalar, oğullar ve kızlar...

Geçmiş kavgalar, genetik yüklenmeler, bitmeyen hesaplaşmalar... Bugünkü hesaplaşma, sadece söylenenlerden ibaret bir mücadele midir, yoksa derinlerde bir cumhuriyet belgeseli ya da hesaplaşması mıdır yaşananlar?..

Kendi adıma şu soruyu sormaktayım...

Cumhuriyet’le çatışmamış babam ve dedeme teşekkür mü etmeliyim, yoksa onları eleştirmeli miyim?..

Sanıyorum her şeye rağmen “varolmanın dayanılmaz hafifliğini” genetik hafiflikten dolayı yaşamaktayım...

16 Haziran 2008 Pazartesi

‘Kan emiciler’ sırtımıza 1850’lerde bindiler...Yiğit Bulut

Dünya üstünde parası olana ölüm yok; gönder Türkiye’ye, nominal olarak yüzde 20’ye yakın, dolar bazında yüzde 42’lere varan yıllık faiz al! Dedim ya; parası olan için “bu topraklar” bulunmaz fırsatlar sunuyor! Ya parası olmayan emekçiler? Onlar da “çalışıp” faize giden parayı çıkarıyorlar!


Sevgili dostlar, faiz konusunu defalarca “gündeme” getirdim ve her zaman “bu çarkı kırmamız gerektiği” fikrini net olarak savundum. Konu hakkında “araştırma” yaparken defalarca geçmişte de aynı olduğunu gördüm. İşin bir de ilginç dönemeçleri var; ne zaman faiz çarkından kurtulmaya kalksak, içeride “uç noktalara” varan “olaylar” oluyor. Dışarıdan da “sağlam” müdahale yok değil. 2001 krizinde Türkiye “borç sarmalından” çıkmasın diye, uçağa konup gönderilen ve iner inmez “Türkiye için en önemli olay sürdürülebilir borç dinamiğidir” diyen Kemal Derwish’i hala unutmadık!

Neyse Soner Yalçın’ın son kitabında yaptığı araştırmadan yararlanarak bazı notları size “alıntılar halinde, araya bazı ekler de yaparak aktarmak istiyorum”. İşte Soner Yalçın’ın “derlediği” gelişimin bir bölümü;

“..Sadrazam Mahmud Nedim Paşa daha iki gün önce, “Osmanlı Devleti faizleri yarıya mı indiriyor” sorusunu yönelten Reuters muhabirine, oruçlu ağzıyla yalan söylemek zorunda kaldı: “Bunların hepsi dedikodu!”...Bu demeç üzerine, Avrupa Borsaları rahatladı...Osmanlı, son yıllarda aldığı borcu ancak borçla ödüyordu...Dış borcu 4.811 milyon franktı...Osmanlı Bankası ve Galata bankerlerine olan borcu ise 190 milyon franktı...Devlet hazinesi tamtakırdı. Moratoryum kaçınılmazdı...

Mahmud Nedim Paşa’nın konağında sabaha kadar süren tartışmalardan sonra karar alındı: Ana borç ve faizinin ancak yarısı ödenecekti. Yarısı için ise beş yıllık ve yüzde 5 faizli tahvil verecekti...Kararın dışarıya, borsaya sızmaması gerekiyordu. Toplantıya katılanlar Kuran-ı Kerim üzerine el basıp yemin ettiler...

Bu noktada gelin biraz başa dönelim. Tanzimat süreciyle birlikte Osmanlı’nın “devletçi ekonomisi” yok edilirken, yabancı sermayenin önündeki tüm engeller kaldırıldı. İthal gümrükler yüzde 12’den yüzde 3’e düşürüldü...Osmanlı ucuz ithal mallar cenneti yapıldı...Osmanlı finans ihtiyacını İstanbul’daki bankerlerden karşılamaya başladı. Fakat zamanla bu banker ve sarrafların ekonomik gücü, hükümeti ve ekonomiyi finanse edemez duruma geldi...

Aynı dönemde Avrupa’da Sanayi Devrimi’nin ikinci aşaması finans kapitalin doğduğu süreç başladı. Halkın elinde finans, tasarruf fazlası vardı. Ve halkın parasını değerlendirecek aracı finans kurumları ortaya çıktı. Avrupalı aracı kurumların koşar adım geldikleri ülkelerin başında Osmanlı vardı...

Osmanlı Hazine’si kısa vadeli borçlanmayla bile yüzde 22-24 gibi faizler veriyordu... Zenginleşmeye başlayan Avrupa orta sınıfı tasarrufları için kendi ülkelerindeki yüzde 3-4 gibi düşük faiz gelirleri yerine kuşkusuz Osmanlı piyasasını tercih etti...Borsa oyunlarıyla kolay para kazanma yollarının açılması üzerine birçok yabancı banker, simsar, kumarbaz Galata Borsası’na akın etti...Sonunda ne oldu ? Sultan Abdülaziz askeri bir darbeyle koltuğundan indirildi. Tarih 30 Mayıs 1876’ydı. Ekonomik kararların alınmasının üzerinden daha 7 ay geçmişti.

Benzer uygulamalarla ilgili Cumhuriyet döneminden örnekler sıralayıp bu konuyu kapatalım:

1946 Başbakan Recep Peker, devalüasyon oranı yüzde 53, düşürüldü..

1958 Başbakan Adnan Menderes devalüasyon yüzde 60, düşürüldü...

Ağustos 1970 Başbakan Süleyman Demirel devalüasyon oranı yüzde 40, düşürüldü...

Ocak 1980 Başbakan Süleyman Demirel devalüasyon oranı yüzde 35, düşürüldü...

Nisan 1994 Başbakan Tansu Çiller devalüasyon oranı yüzde 50, düşürüldü...

Şubat 2001 Başbakan Bülent Ecevit devalüasyon oranı yüzde 50, düşürüldü...İlginçtir; bizim tarihimizde ağır ekonomik kararları alan hükümetlerin başına gelenler ile Sultan Abdülaziz’in başına gelenler benzerdi...”

Sevgili dostlar, bu satırlar sonrası daha fazla bir şey söylemeye gerek var mı! Türkiye, bu “kapandan kurtulamadığı” sürece, kalkınması, gelişmesi, kendi vatandaşının hakkını “vermesi”, mümkün değil! Hepimiz 5.000 gerçek-tüzel, dünya geneline yayılmış “faiz alıcısına” çalışıyoruz! İyi çalışmalar!

Emre Kongar'ın Resmi Internet Sitesinden alıntı

AB ve ABD'nin Türkiye'ye Çarpık Bakışı. AKP, hiçbir işe yaramayacak bir değişiklik ile 301'inci maddeyi kabul etti: AB ve ABD'den AKP'ye alkış. 1 Mayıs'ta inanılmaz bir devlet terörü: ABD ve AB'den çıt yok. İlhan Selçuk'un evi sabah 4:30'da basılıyor, gözaltına alınıyor: ABD ve AB'den çıt yok. Elif Şafak sadece yargılanıyor: AB ve ABD'de yer yerinden oynuyor. Sünni Müslümanlara, bizzat Müslümanlar tarafından Türban baskısı uygulanıyor: AB ve ABD'den çıt yok. Buna karşılık, Türkiye'de inanç özgürlüğü konusunda Müslümanlara laik baskı yapıldığı konusunda AB ve ABD'den eleştiri sesleri yükseliyor. AKP rejimin temellerini dinci bir sisteme doğru kaydırıyor: AB ve ABD'den çıt yok. Bu yaptıklarından dolayı AKP aleyhine Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dava açılıyor: ABD ve AB'de yer yerinden oynuyor. Bu kadar çarpıklık karşısında söylenecek tek söz kalıyor: "İnsaf!" http://www.kongar.org/

ciziyorum

1resim yazı1resim yazı1resim yazı1resim yazı

http://www.aa.com.tr/images/stories/BANNER/aa_468x60.gif

Anadolu Ajansı Güncel Haberler

Kerkuk.NET

aktif haber

VOA News: Türkiye

BBCTurkish.com | Haberler | Ana Sayfa

7

Turkmedya Com

Dünya Gazetesi - Son Dakika Haberleri

haber7com sondakika

reklamstor

sondakika h/3

NTVMSNBC

VOA News: Tüm Haberler

Hürriyet ANASAYFA

CNN TÜRK

Borsa Haberleri

TriaFX | Türkiyenin Forex Sitesi | Forex | Parite

Referans - Türkiye"nin iş gazetesi

Referans - Türkiye"nin iş gazetesi

Vatan Gazetesi

leman /times cartoon

Star Gazete Online

TGRT HABER © 2008 [ Dünya ]

SABAH Gazetesi - Son Dakika

CNN TÜRK

Hürriyet Spor Anasayfa

Cihan Haber

Ekonomi

Başlıca Yabancı Kaynaklar

CNN (ABD) New York Times (ABD) Usa Today (ABD) Washington Post (ABD) Der Spiegel (Almanya) Die Welt (Almanya) Zeitungen Deutschland (Alm) Gazetat (Arnavutluk) The Australian (Avustralya) Zeitungen Österreich (Avusturya) Le Soir (Belçika) Jornais (Brezilya) Ceske Noviny (Çek Cumhuriyeti) Jornais do Brasil (Brezilya) China Online (Çin) Danske Aviser (Danimarka) Ajalehed (Estonya) Suomen Sanomalehdet (Finlandiya) Journaux (Fransa) Lemonde (Frana) Liberation (Fransa) Dernieres Nouvelles d'Alsace (Fransa) Tous les journaux (Fransa) Sve Novine (Hırvatistan) Nederlandse Kranten (Holl.) Guardian (İngiltere) Newspapers in the UK (İng.) The Sun (İngiltere) Newspapers in Ireland (İrlanda) Periodicos (İspanya) Tidningar Sverige (İsveç) Zeitungen Schweiz (İsviçre) Giornale (İtalya) Corriere Della Sera (İtalya) Giornali Italia (İtalya) Japan Times (Japonya) Avizes (Letonya) Laikrasciai (Litvanya) Ujsagok (Macaristan) Ahram (Mısır) Aviser Norge (Norveç) Dawn (Pakistan) Polskie Gazety (Polonya) Jornais Portugueses (Portekiz) Ziare Romanesti (Romanya) Interfax (Rusya) Slovenske Noviny (Slovak.) Slovenski Casopisi (Slovenya) Efimerides (Yunanistan)

amazon