ANA SAYFA

YERLİ YABANCI GAZETE VE İNTERNET SAYFALARINDAN SON DAKİKA GELİŞMELERİ-YAZARLAR ANLIK GELİŞMELER ULUSAL BASINDAN HABER BAŞLIKLARI-SON DAKİKA HABERLERİ RSS SON DAKİKA GELİŞMELERİ

Türk genci. İnkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir.

*Tüm haber başlıklarından anında haberdar olmak için buraya tıklayarak gastem.net.tc ana sayfanız yapın!

4 Nisan 2009 Cumartesi

Emre Kongar'ın secim yorumları

emre kongar.. GÜNCEL,(1) 30 Mart 2009

Sonuçlar Hem Şaşırtmadı, Hem Şaşırttı.

AKP yine birinci parti.

CHP yine ikinci parti.

MHP yine üçüncü parti.

Bu sonuçlar şaşırtmadı.

Eskişehirde Yılmaz Büyükerşen'nin zaferi şaşırtmadı.

İzmir'de Aziz Kocaoğlu'nun CHP'ye kazandırdı seçim şaşırtmadı.

Şişli'de Mustafa Sarıgül'ün, Kadıköy'de Selami Öztürk'ün, Beşiktaş'ta İsmail Ünal'ın zaferi şaşırtmadı.

Ama AKP'nin il genel meclisinde yüzde 39 oy alması daha doğrusu yüzde 40'ın altına düşmesi şaşırttı...

CHP'nin Antalya'yı kazanması şaşırttı...

İstanbul'da Kartal, Maltepe, Pendik, Sarıyer ilçelerinde CHP'nin kazanması şaşırttı.

AKP'nin kaleleri gibi görünen Ankara ve İstanbul'daki sonuçların AKP ve CHP arasında çekişmeli geçmesi, CHP'nin oy artışı şaşırttı.

İktidardaki AKP'nin birinci parti çıkması şaşırtmadı, gücünü yitirmeye başlaması şaşırttı.


Emre Kongar'ın Resmi Internet Sitesinden alıntı


-----------------

23 Mart 2009

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Elazığ seçim mitinginde, iktidarın partilisi gibi çalışan valileri eleştiren CHP lideri Deniz Baykal için savcıları göreve çağırıyor:

"Sayın Baykal, bürokrasiye karşı bu tavır çok çirkin, çok yanlış. Yeri geliyor savcıları, yargıyı tehdit ediyorsun. Ama sana karşı nedense suskunlar. Anayasa'nın içindeki maddeler çiğneniyor ama bakıyorum ki yargı suskun. Bu nasıl dayanışmadır anlamak mümkün değil. Bunlar uzaydan gelmedi. Bu valiler bu devletin memurları. AK parti iktidarında bunlar belli görevlere getirilince niçin rahatsız oluyorsun. Senden mi izin alacaktık, onayını mı isteyecektik, sana mı soracaktık?"

Aslında Anayasaya aykırı olarak bürokrasiyi hükümetin hizmetinde seçim kampanyasında kullanan bizzat Recep Tayyip Erdoğan.

Yüksek Seçim Kurulu'nun yasak kararına karşın beyaz eşya dağıtan ve Kurul'un suç duyurusundan sonra bile dağıtmaya devam eden Tunceli valisine "Benim valim" diye arka çıkıyor Başbakan...

Bu davranışından cesaret alarak, AKP'nin seçim kampanyasına hizmet eden valileri eleştiren Ana Muhalefet Partisi Genel Bakanı Deniz Baykal'a yine bir vali siyasi bir söylemle yanıt veriyor:

Son yıllarda duyulmamış bir olay.

Demokrat Parti'nin demokrasiyi rafa kaldırdığı 1960 öncesi dönemden kalma bir alışkanlık yeniden hortluyor:

Devlet-Parti-Bürokrasi aynılığı...

Sanırsınız ki Tek Parti Dönemi geri geldi.

Sadece Meclis değil, tüm bürokrasi, tüm devlet, tabii adalet mekanizması da dahil sanki Başbakan'ın emrinde.

Üstelik tamamen psikolojik bir "yansıtma" (projection) mekanizması kullanarak, kendi yaptıklarını sanki rakipleri yapıyormuş gibi karşısındakini suçluyor...

AKP bunu hep yapıyor, kendi hatalarını ve haksızlıklarını rakiplerine yapıştırmaya çalışıyor.

Bakalım Başbakan'ın bu davranışı adalet mekanizmasını ne denli etkileyecek?

Bu arada tabii herkesin aklında aynı soru var:

Yüksek Seçim Kurulu'nun suç duyurusunda bulunduğu işlemlere devam edenler ve bunlara destek veren Başbakan hakkında adalet sessiz mi kalacak?

Yoksa Başbakan böyle bir kovuşturmadan çekindiği için mi Baykal'a haksız suçlamalar yöneltiyor?


Erhan Göksel’in Odatv.com’a yaptığı çarpıcı açıklamalar:


İşte Erhan Göksel’in Odatv.com’a yaptığı çarpıcı açıklamalar:

“SEÇİMLER, TÜRKİYE TARİHİNİN EN TEHLİKELİ SONUCUNU ORTAYA KOYMUŞTUR

Bana göre;Türkiye Cumhuriyeti 85 yıllık tarihinin, seçim sonuçları itibariyle en önemli ve önemli olduğu kadar da “en tehlikeli seçim sonuçlarını” vermiştir. Burada partilerin aldıkları oyları veya siyasetteki iktidar mücadelelerini kasdetmiyorum.

Türkiye’de, sosyolojik olarak Türkiye’nin sosyal temelleri açısından bildiğimiz genel yapısından kopan “Üç Ayrı Siyasal Bölge” ortaya çıkmıştır. Hepimizin korkusu olan, Türkiye’deki Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelerin Türkiye’den kopması ve üniter yapının bozulmasına ilişkin endişeler, kimi kişiler tarafından bir süredir biliniyordu. Bunu gördük. DTP’nin aldığı sonuç kendileri açısından büyük bir zaferdir. Bana sorarsanız DTP, iktidara karşı da mücadele verdiği için bir anlamda belki de seçim sonuçlarının kendisi açısından en başarılı partisidir.

Ancak ilerisi için Türkiye’nin yaşayacağı tehlikenin boyutu sadece bununla sınırlı kalmamıştır. İkinci bir harita ortaya çıkmıştır. Bu harita “Türkiye’nin Sahilleri”dir. AKP’nin özellikle Antalya’yı kaybetmesinin nedeni, kendilerini yaşamsal olarak tehdit altında gören, gündelik yaşam biçimlerinin değişmesinden endişe duyan insanlardır. Genelde seçmen, CHP’li olduğu için değil, AKP’ye karşı oy kullanmışlardır. Sonuçta, sahil bölgelerinde; yakıştırma yapmak gerekirse “Laik bir Bölge” ortaya çıkmıştır ve bu bölgede, CHP, Türkiye ortalamasının iki buçuk katına yakın bir oy almıştır. Özetle, kendilerinin “yaşam tarzı”nı tehdit altında gören ve korkan seçmen, tüm kıyı boylarında AKP’ye karşı oy kullanmıştır. Ege ve Akdeniz seçmeni oyunu CHP alsın diye değil, AKP almasın diye maksimum oranda sandığa yansıtmıştır. Demek ki, oy CHP oyu olmanın ötesine geçmiştir. Bu durum bu açıdan parçalanmış olan ikinci bir bölgenin işaretidir.

Ama beni en çok endişeye sevk eden üçüncü bölgedir. Doğu Anadolu’nun bazı illeriyle, özellikle İç Anadolu’da, Orta Anadolu’da aşırı bir “sağa kayma” olmuştur. Bu bölgelerde yaşayanların beni yanlış anlamalarını istemiyorum. Kürt Siyasetine tepki olarak yani “Kürtler’e tepki” olarak adeta “Türk bölgeleri” ortaya çıkmıştır. Öyle ki, bu Türk bölgeleri gittikçe de Türkçülük İdeolojisi’nin etkisi altına girmiştir. Örnek mi; Erzurum’da, Sol’un oyları % 2’yi bile bulamıyor. Kayseri, Bayburt, Gümüşhane, Kastamonu, Kütahya, Nevşehir, Sivas, Yozgat ve Çankırı’da aynı. Öyle ki, Tokat, Amasya gibi Alevi nüfusun yoğun bölgelerinde Sol’un oy oranları tarihteki en düşük oy oranında.

AKP’nin, Güneydoğu’da Kürt siyaseti, Anadolu’da ise Türk siyaseti yapıyor olduğundan ve bu bölgede sınıfsal ve sosyal yapı da tam anlamıyla uygun olduğu için, “Türk-İslam Sentezi” ideolojisi İç, Orta Anadolu ve Doğu Anadolu’da Elazığ, Erzincan gibi illerde tamamen taban bulmaya başlamıştır. Öyle ki, bölgedeki Aleviler’de de ilk defa Türklük ağır bastığı için Kürt tepkisi ile geleneksel bağlarını CHP’den kopararak, MHP’ye oy vermişlerdir.

Bu sonuçlarda maalesef AKP’nin tarih önünde büyük vebali vardır. 22 Temmuz ve 29 Mart seçimleri’nde oyunu artırmak isteyen AKP, Türkiye genelinde yürüttüğü genel AKP seçim söyleminin aksine, İç ve Orta Anadolu ile Kürt bölgelerinde “bölgesel siyaset” yapmıştır. Hatırlayalım; AKP’nin afiş ve sloganları bile bu yönde olmuştur. Adayları da keza öyle; AKP’nin bu bölgedeki bütün adayları Türkiye’deki “Kürtçülük Kimliği “ağır basan adaylardır. Ayrıca AKP’nin “aksiyonları”, Kürt seçmende “reaksiyona” yol açtığı için PKK’ya da bir anlamda meşruiyet kazandırmıştır. Sonuçlar ortada. AKP’nin bu bölgesel siyaseti sonucu Kürtler de tepki olarak sistemden kopma noktasına gelmiştir. Bunun, Batı’da da ciddi yansımaları olmuştur. Özellikle İstanbul’da Kürt nüfusun yaşadığı ilçelerde DTP oy patlaması yapmış, hatta kimi ilçelerde % 10 barajının bile üstüne çıkmıştır. Kürt seçmenin bir kısmı AKP’yi protesto ederek rakibi “Tuncelili” Kemal Kılıçdaroğlu’na ve CHP’yebile oy vermemişlerdir. Üstelik DTP seçmeni, kendi adaylarının seçilme şansının olmadığını bildiği halde.

Anadolu’ya baktığımız zaman ise; en temel kentlerde, Türk kimliğinin abartılı bir şekilde öne çıktığı oy oranları görülüyor. Bu bölgelerde AKP ve MHP’nin oy oranlarının toplamı % 90-95’lerin üzerine çıkıyor. Ben bunu da Türkiye’nin “Üçüncü Bölgesel Haritası “olarak görüyorum.

Yani bu seçimlerin sonucu, Türkiye Cumhuriyeti maalesef sosyolojik olarak “ana yapıdan bozulmuş, bölünmüş ve parçalanmış 3 ayrı bölgeye” işaret ediyor. Bu durum Türkiye açısından beni, son derece endişeye sevk etmiştir.

Şimdi; “diğer bölgelerde bu neden yok?” dersek; Karadeniz’de ve Marmara’da, tüm partilerin seçmen davranışı Türkiye ortalamasına uyuyor. Doğal (tarihsel anlamda) geleneksel yarış devam ede gelmiş.

Son olarak, önemli bir hususdan; bir anlamda dördüncü bölge olarak “Kutup Bölgeleri”nden de bahsedeyim. Belki buna “Kutuplaşmış İller” de diyebiliriz. Kürt nüfusunun yoğun göç aldığı Mersin, Antalya, Manisa, Osmaniye gibi yerlerde, en çok da Mersin ve Antalya’da Kürt nüfusun yoğun göç aldığı yerlerin çevresindeki yakın belde ve ilçelerin neredeyse tamamında MHP ezici bir şekilde oy artırmıştır. Ben bu durumu, 3 büyük parçalanmanın dışında mevzi olarak “iller ve ilçeler bazında kutuplaşma “olarak görüyorum.

Kırıkkale, Isparta, Uşak, Balıkesir’de durum şeklen aynı gözüküyor. Ancak bu illerdeki tepkinin altında “en fazla şehit veren iller” olduğu gerçeğinin yattığını unutmayalım.

Siyasetin bu kadar kutuplaşmasının ardından bundan sonraki politik zeminde; eğer, hükümet , devlet, siyasi partiler ve herkes kendine gelmezse, yakın gelecek Türkiye için “felaketin arefesi” olacaktır. Bu parçalanmış toplumsal yapı, siyasetin “öngörüsüzlüğü” bu şekliyle devam ederse –ki edeceğine de malesef kuşkum yok - Türkiye’yi büyük bir gerginlik ve çatışma ortamına doğru hızla sürüklenecektir.

Bence bu seçimlerden çıkacak en temel sonuç şudur: AKP’nin ne kadar oy kaybettiği veya CHP’nin yerinde sayıp saymadığının çok anlamı yoktur. En önemli şey, bundan sonrası için büyük gerginlik oluşturabilecek “fay hatları ve mayınlı bölgelerin” oluşmuş olmasıdır. İnşallah Türkiye bu sıkıntılara girmez.”

31 Mart 2009

Yiğit Bulut ..yorum analiz..Hilmi Güler ve Nabucco cevapları

Yiğit Bulut ..yorum analiz..Hilmi Güler ve Nabucco cevapları
Değerli dostlar, bu köşede "Nabucco Projesi" ile ilgili birçok detayı ele almış ve sizlere aktarmıştım. Konu hakkında yazılarımızı referans alan bir soru önergesi Mersin Milletvekili Sayın Ali Rıza Öztürk tarafından Hilmi Güler'e iletilmiş ve cevap verilmiş. Bu soruları ve cevapları aynen sizlere aktarmak ve son bir yorum yapmak istiyorum. Ne diyor soru önergesi?
"Yiğit Bulut'un gazetesindeki köşesinde yazdığı, Enerji Bakanlığı'ndaki üst düzey çalışandan aldığı bilgiye dayanarak Avrupa'nın, gaz geçişi konusunda Türkiye'yi tehdit ettiğini belirtmiştir. Yazıda 'Bütün gaz taşıma projelerinde Avrupa Birliği yetkililerinin doğrudan hükümete ve Enerji Bakanlığı'na karar mekanizmalarında yer alamayacaksınız, sadece geçiş ücreti ile yetinin' diye baskı yaptığı şeklinde iddialar ve buna benzer başka iddialar yer almaktadır. Bu çerçevede:

Avrupa baskı yapıyor mu
* Gerçekten gaz geçişi konusunda Avrupa tarafından ülkemize baskı ve tehdit yapıldığı doğru mudur? Şayet doğru ise Avrupa'nın yaptığı bu baskı ve tehdit karşısında Hükümet ya da Bakanlık tarafından ne yanıt verilmiştir? Hangi işlem yapılmıştır? Yoksa Avrupa'nın baskı ve tehdidi karşısında suskun mu kalınmıştır?
* Ülkemizden gaz geçişi projeleri ile ilgili olarak hükümetin, Türkiye'nin tarihinde aldığı kararlara ve uyguladığı politikalara tamamen ters yeniden yapılanma çalışması doğru mudur?
* Hükümetin, Rusya ve Orta Asya'dan gelen petrol ve doğal gazın, boru hatları ile İsrail üstünden Hindistan'a kadar taşınacak bir projeye sıcak baktığı, olumlu karşıladığı iddiası doğru mudur? Bu gaz ve petrol geçişi karşısında Türkiye'ye ne vermeyi önermişlerdir? Çevreyi ve topraklarımızı kirleten, insanlarımızı risk ve pisliklerle yaşamak zorunda bırakan bu tip projelerde sadece düşük miktarlı geçiş ücreti ile yetinecek miyiz?

Halktan neden gizlendi
* Bugüne kadar Ceyhan'a rakip olmasın diye "İsrail üstünden taşıma detayını" hayır dediğimiz halde şimdi ne oldu da İsrail üstünden taşıma detayını bir anda kabul ettik?
* Yukarıdaki proje ile Ceyhan'ın konumu, İsrail'e devredilmiş olmuyor mu?
* Türkiye bu tip projelerde proje başına yılda ne kadar almaktadır? Yazıda belirtildiği gibi proje başına yılda 30-200 milyon dolar mı? Gerçekten böyle ise, kirli boruların topraklarımızı işgal etmesine değer mi? Bu tip projeler, parasını yabancı şirketlerin cebine koyduğu kirliliğini ve riskini halkımızın çektiği yeni oyunlar mıdır?
* Hepsinden önemlisi adı geçen köşe yazısında belirtilen iddialar gerçek ise, bu durum halkımızdan neden gizlenmiştir? Halen neden gizlenmektedir? Yazının yayımlandığı 2 Aralık tarihinden beri hükümetçe bu iddialara neden bir açıklama yapılmamıştır?"

Bakanlığın cevapları
Değerli dostlar, sorular böyle. Cevaplara da birlikte göz atalım.
"CEVAPLAR (1,2,3,4,5,6,7): Ülkemiz; Orta Doğu, Hazar ve Kafkasya enerji kaynaklarının Avrupa'ya sevkinde son derece önemli bir konuma sahiptir. Bu bağlamda, konuya ilişkin müzakereler, ülkemizin çıkarları gözetilerek, kendi arz güvenliğimizin teminat altına alınmasına ve transit konumumuzun sağladığı stratejik ve ekonomik imkânlardan azami düzeyde faydalanılmasına yönelik hedefler çerçevesinde devam ettirilmektedir. Söz konusu politikalar, ülkemizi bölgede önemli bir enerji merkezi konumuna getirmeye yönelik olarak uluslararası çıkarlarımız doğrultusunda sürdürülmektedir. Hükümetimiz ve Bakanlığın bir enerji diplomasisi yürütmekte ve uluslararası ilişkilerin gereği olan "milli menfaat" ve "mütekabiliyet" ilkelerine bu süreçte titizlikle uymaktadır. Kuzey-Güney ekseninde gerçekleştirilmesi planlanan Samsun-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi ile Karadeniz'e gelen petrolün Akdeniz'e sevk edilerek boğazların yükünün hafifletilmesi amaçlanmaktadır.

Ceyhan'ın konumu güçlenecek
Türkiye-İsrail arasında inşa edilmesi öngörülen çoklu boru hattı ile petrolün İsrail'in Eilat-Ashkelon boru hattına daha sonra Kızıldeniz üzerinden tankerler ile Hindistan'a ulaştırılması planlanmaktadır. Söz konusu proje ile enerji talebi gittikçe artan Hindistan ve Uzak Doğu ülkelerine petrolün ülkemiz üzerinden ulaştırılması ve boru hattı işletmeciliğinden kaynaklana gelirin yanı sıra, ülkemizin bölgesindeki jeostratejik önemine paralel olarak enerji stratejik öneminin de artırılması hedeflenmektedir. Samsun-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi, öncelikle Ceyhan'ın konumu ve stratejik önemi dikkate alınarak planlanan bir projedir. İsrail'e kadar çoklu boru hatlarının inşasını öngören proje, Samsun-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi'nin devamı niteliğinde tasarlanmaktadır. Ana detaylarının müzakeresi devam eden projenin, Ceyhan'ın stratejik konumuna olumsuz bir etkisi olmayacağı gibi, aksine Ceyhan'ın konumunu daha da güçlendirecektir. Boru hatlarından elde edilen gelir, boru hattının sahibine, taşıtıcının boru hattında hissedar olup olmadığına, boru hattının teknik özelliklerine ve projenin genel yapısı gibi unsurlara bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Örneğin Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattında inşaat döneminde sağlanan dolaylı kazançların (istihdam, yatırım vs.) yanı sıra Türkiye, taşınacak kapasiteye bağlı olarak, "geçiş vergisi ve işletmecilik hizmetleri" karşılığında 1-16'ncı yıllar arasında 140-200 milyon dolar, 17-40'ncı yıllar arasında 200-300 milyon dolarlık yıllık gelir elde edecektir. Bu projeler ülkemize, maddi gelirin yanı sıra enerji arz güvenliğinin ve jeopolitik ve jeostratejik konumun güçlendirilmesi gibi katkılar da sağlamaktadır. Dr. Mehmet Hilmi Güler."
Değerli dostlar, cevaplar bu şekilde. Son yorum ve sentez size ait. Ne diyorsunuz; cevaplar sizi tatmin etti mi!

Değerli dostlar, bu köşede "Nabucco Projesi" ile ilgili birçok detayı ele almış ve sizlere aktarmıştım. Konu hakkında yazılarımızı referans alan bir s...
( KB)

10 Şubat 2009 Salı

emra kongar

Jurnal Net Remzi Kitabevi

GÜNCEL,(1) 9 Şubat 2009

Başbakan'ın Ticari ve Ailesel İlişkileri İç İçe Geçince...

Yerel seçimlerin gündemi, iktidarın ve özellikle Başbakan'ın ve Belediye Başkanlarının ticari ve ailesel ilişkilerinin ortaya dökülmesine yol açacak...

Öyle anlaşılıyor ki, "İslamcı cemaatlerin" iç halkasında Başbakan'ın ve Cumhurbaşkanı ile Maliye Bakanı'nın iç içe geçmiş ailesel ve ticari ilişkileri yer alıyor...

Oğullar, kızlar, gelinler, damatlar, kardeşler, dünürler, işadamları, boyu yüz metreyi bulan "gemicikler", mısır ticareti, kuyumcular, pırlantanın yüzde sıfıra düşürülen KDV'si, kurulan ortaklıklar, paylaşılan karlar, yapılan yatırımlar, haksız servet edinimlerine ilişkin siyasal iddiaların ticari şirketlerce aklanması, satılan adaylıklar ve benzeri olaylar...

Türkiye'de siyasetin ne denli kirletilmiş olduğu bir kez daha ortalara dökülüyor...

Bu arada Tek Parti Dönemini anımsatan valiler, devletin değil, AKP'nin memuru gibi çalışan görevliler, devlet olanaklarının iktidar partisinin propagandası için kullanılması ve Yüksek Seçim Kurulun iktidara ilişkin suç duyurusu...

Bunlar önlenebilecek mi yoksa hesaplarının sorulması, ileriye mi kalacak?

Her ne olursa olsun, demokratik düzenin yozlaşmasının önlenmesi gerek...

Peki demokratik düzeni doğrudan iktidar yozlaştırıyorsa ne olacak?

Bağımsız olduğu söylenen yargı bu süreci durdurabilecek mi?

İşte asıl rejim sorusu ve sorunu burada!

kaynak:http://www.kongar.org/

erhan göksel basbakanın haberi yok

c

BAŞBAKANIN BU BİLGİLERDEN HABERDAR OLDUĞUNDAN ŞÜPHELİYİM!Erhan Göksel

Odatv.com tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’yi de etkileyen finansal krizin olumsuz etkilerini tartışmaya devam ediyor.

Hükümet krizi nasıl yönetiyor, bunun için gerekli önlemleri neler ve Başbakan neden IMF’den uzak durmaya çalışıyor?

Strateji uzmanı Erhan Göksel, Odatv.com mikrofonlarına bütün bu soruların yanıtlarını verdi ve Başbakan’ın krizi yönetme biçimini yorumladı.

İşte Strateji uzmanı Erhan Göksel’in çarpıcı açıklamaları:

“Sayın Başbakan bir kere bu krizi yönetemiyor. O yüzden kimden bilgi aldığının çok önemi var. Elbette ki bir başbakanın ekonomiye çok hakim olması beklenemez ama bir başbakan kime ne soracağını bilmek zorundadır ve hangi bilgiyi nereden alacağını da bilmek zorundadır. Doğruyu seçmek zorundadır çünkü “Ne aradığını bilmeyen, bulduğunu anlamaz.” diye Victor Hugo’nun bir lafı vardır.

Sayın Başbakan’ın yanında çok ciddi ekonomi kurmayları da var. Nazım Ekren gibi bir iktisat profesörü var ve hem kitapları, hem bakış açısıyla kendisini uzun süredir izleyen biri olarak söylüyorum, bu krizi son derece anlayan birisi. İlginç bir şekilde Sayın Başbakan’ın ve hükümetin yaptığı icraatlar gösteriyor ki Sayın Nazım Ekren’i dinlemiyor Sayın Başbakan. Peki kimi dinliyor? Hükümet çevrelerinden aldığım bilgiye göre kriz nedeniyle batmış bir uluslararası bankanın yani Merril Lynch’in Türkiye masasının yönetiminde bulunan ve oradan AKP’ye transfer olan, Mehmet Şimşek gibi batmış bir bankanın elemanıyla kriz yönetmeye çalışıyor. Ali Babacan gibi işletme okumakla birlikte, başarılı bir eğitim almasına rağmen, ticareti ve ekonomiyi çıkrıkçılar yokuşunda ticaret yapmak zanneden, bir genç vatandaşımızın bakanlık koltuğundaki bilgileriyle idare etmeye çalışıyor.

Sayın Başbakan neden bunların ekonomiyle ilgili söylediklerine kolaylıkla ikna oluyor ve inanıyor? Çünkü Sayın Başbakan politik bir kimlik. Sayın Başbakan Türkiye’de özel sektörün bas bas bağırdığı, cari açığın büyüklüğü, benim yıllardır bas bas bağırdığım. Özel sektörün de 190 milyar doları aştığı söylenen borçlarını hiç umursamamasının siyaseten iki nedeni olabilir. Sayın Başbakan büyük ihtimalle, önümüzdeki yerel seçimleri kazanabilmek için IMF’den uzak durmak istiyor. Çünkü IMF’ye evet demek veya kriz politikalarını yönetmek, IMF’ye evet demese bile, kendisinin bir kriz programı oluşturması demek, hem kemer sıkma politikası, hem ihale yardımlarının halka kesilmesi, zamların yapılmaması, ücretlerin arttırılması tam tersi bir durumla karşı karşıya kalacak. Sayın Başbakan ekonomiyi seçime kadar idare etmek amacıyla, yani yerel seçimlere kadar her türlü riski göze almış gözüküyor.

Bu arada tabi Sayın Başbakan daha önce de size belirttiğim gibi, özel sektörün bu krizde ciddi bir şekilde borçları nedeniyle el değiştirmesinden yani Türkiye’de çıkacak bir krizde Türkiye’nin sınıfsal yapısının, sermayenin el değiştirmesini de tercih olarak seçmiş gözüküyor. Başbakan’ın ekonomiyi bilmediğini hepimiz biliyoruz. Ekonomiyi bilmek zorunda da değil ama doğru insanı seçerek, ekonomiyi iyi bilenleri seçerek, onlarla birlikte yönetmesi lazım. Sayın Başbakan’ın ekonomi konusunda, ekonomiyi yönetecek kişiler ve kadrolar konusundaki tercihleri de son derece yanlış.

Başbakan imam hatip mezunu. Küçümsemek anlamında söylemiyorum ama başbakan dünyayı bilmeyen, dünyayı görmeyen bir insan. Başbakan olarak ilk defa hayatında bir dünyaya çıktı. Dünyayı da turist gibi izliyor. Sayın başbakan dünyada ne olup bittiğini, küresel krizin ne anlama geldiğini bile bilmiyor. Bunun basit bir örneğini vereyim size; Başbakan, “Bizde Mortgage krizi yok, çünkü biz de Toki var.” dedi. Burada bir dil sürçmesi yok. Bir eksik bilgi bilgisizlik olabilir ama bunu yineledi. Hiç kimse de uyarmıyor demek ki. Bir tanesi de kredi kartları ve ticari kredilerde, tüketici kredilerinde, zafiyete izin vermeyeceğiz derken, bankamatik zafiyetine de izin vermeyeceğiz dedi. Başbakanın bankamatiğin ne olduğunu bile bildiği hakkında şüphem var benim.

Şimdi bütün bunlara baktığımızda “Hamdolsun bize bir şey olmaz. Bizden teğet geçecek. IMF bizim ümüğümüzü sıkarsa.” Gibi dünya siyaseti açısından şık ve zarif olmayan kelimelerle bunları açıklaması da zaten abesle iştigal zaten Sayın Başbakan’ın.”

Odatv.com


2 Kasım 2008 Pazar

soner yalcın
Atatürk yaşasaydı, Cumhuriyet karşıtlarına ne yanıt verirdi


85. yıl tablosu: Sadece ABD ve Avrupa’da değil Türkiye’deki bazı "akademik gettolarda" da Atatürk düşmanlığı yapmazsanız artık barındırılmıyorsunuz.

Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamayan bir gazete iseniz, özgürlükçü yayın organı ilan ediliyorsunuz. Kutlama yapanların duygularını hiçe sayıp 29 Ekim’de bile Cumhuriyet’e hakaretler yağdıran bir köşe yazarı iseniz hemen demokrat yazar unvanını alıyorsunuz. Belgesel filminizde, Atatürk’ü diktatör göstermezseniz övgü alamıyorsunuz. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Atatürk yaşasaydı tüm bu olupbitene bugün nasıl cevap verirdi?

BUGÜN bu sayfanın yazarı son dönemlerde ağır saldırılara uğrayan biri.

Bugün bu sayfanın yazarı Mustafa Kemal Atatürk.

O, bugünleri gördü. Söyleyeceğini yıllar önce söyledi.

Evet, bugün bu sayfanın yazarı Gazi Kemal Atatürk...

"Efendiler, Cumhuriyet’in ilanı, bütün milletçe sevinçle karşılandı. Her tarafta parlak sevinç gösterileri yapıldı. İstanbul’da iki-üç gazete ve yalnız İstanbul’da toplanan bazı kimseler, milletin genel ve samimi olan bu sevincine katılmaktan çekindiler. Endişeye düştüler. Cumhuriyet’in ilanına önayak olanları eleştirmeye başladılar.

Mesela, ’Yaşasın Cumhuriyet’ başlığı altındaki yazılar bile, Cumhuriyet’in kuruluş ve duyuruluş şeklinin ’sıkboğaza getirilmiş gibi bir durum’ bulunduğunu ilan ediyordu.

Deniliyordu ki, ’Cumhuriyet, alkış ile, dua ile, şenlik ve donanma ile yaşayamaz. Cumhuriyet, bir tılsım değildir.’

’Ben Cumhuriyetçiyim’ diyenlerin, Cumhuriyet’in ilanı günü kaleminden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En yüksek idare şeklinin Cumhuriyet’ten başka bir şey olmayacağına inandığını iddia edenlerin, Cumhuriyet kelimesine, ’bir put gibi tapmam’ demesindeki anlam ve kasıt nedir?

Bu yazıların amacının aslında, Cumhuriyet’i halka sevdirmek, bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak olması gerekmiyor muydu?

Bir başka gazeteci de, ’Efendiler acele ediyorsunuz!’ diye bağırmaya başladı.

Tüm bu sözlerle itiraf edilmektedir ki, son günlerin gürültüleri, Cumhuriyet’in ilanına engel olmak içinmiş.

Çirkin, bayağı sözler

Gazetesini, ’Balonu uçurdular ama galiba ucunu kaçırıyorlar’ gibi çirkin bayağı sözlerle dolduran gazeteci efendi, sesleniş ve suçlamalarına şöyle devam ediyordu: ’Devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?’ Bu seslenişle başlayan yazıları, şu satırlarla son buluyordu: ’Tek dileğimiz vatan ve millete yararlı işlere başlanılmasından ibarettir. Eğer dün ilan edilen Cumhuriyet’in liderleri ve o liderleri destekleyenler bunu yapabileceklerinden eminseler, biz de kendilerine, -öyleyse Cumhuriyetiniz mübarek olsun Efendiler!- diyoruz.’

Bu son cümlesiyle bizi alay edercesine tebrik eden bu yazar, Cumhuriyet’i benimsemiyor, onunla ilgisi olmadığını bildiriyordu.

Başka bir gazeteci yazar
da, Cumhuriyet’in ilanı ve dolayısı ile yaptığı eleştiri ve değerlendirmede, ’Bizi üzen nokta, milli önderimizin kişiliği ile ilgilidir. En büyük ruhlu adamlar bile kişisel güç sahibi olmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır’ diyor.

Bu yazar ve benzerlerinin, Cumhuriyet’in ilan şeklinde, Cumhuriyet’in esasları ile ilgili kanunda gördükleri kusur ve eksiklikleri eleştirmelerini samimi sayabilmek için saf olmak lazımdır.

Eğer bu yazarlar, Cumhuriyet’in ilan günü yaygaralı hücumlara başlamayıp, önce Cumhuriyet’in ilanını iyi niyetle ve samimiyetle karşılamış olsalar, kamuoyunu kararsızlık ve karışıklığa düşürecek şekilde değil de, Cumhuriyet’in iyi yanlarını tanıtıcı ve onun ilanının pek yerinde olduğunu kamuoyuna telkin eden yazılar yazmış olsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü eleştirinin samimiyetini iddiada haklı olabilirlerdi. Fakat gördüğümüz tutum ve davranış böyle olmamıştır.

Yollar ayrılıyor

Efendiler, Rauf (Orbay) Bey de bu münasebetle gazetecilere demeç vermiştir. Vatan ve Tevhid-i Efkár gazetelerinin sahipleri ve başyazarlarıyla baş başa vererek düzenledikleri sorularla bunların cevaplarından bazılarını birlikte gözden geçirelim:

Rauf Bey, ’Bence konuyu Cumhuriyet kelimesi bakımından ele almak doğru değildir’ sözleriyle Cumhuriyet’ten bile söz etmek istemiyor. Rauf Bey’in kendi görüşü, ’Milletimizin refah ve bağımsızlığının korunmasını ve aziz vatanımızın bütünlüğünü sağlayan rejimin en uygun rejim olacağı’ şeklindedir. Efendiler, bu sorunun yanıtı mıdır?

Rauf Bey’in düşündüğü rejimin adı yok mu? Cumhuriyet rejimi milletin refah ve bağımsızlığını, vatanın bütünlüğünü sağlayan en uygun rejim değil midir? Eğer öyle ise uzun sözleri bir tarafa bırakalım, ’Ben en uygun rejimin Cumhuriyet rejimi olduğu görüşündeyim’ deyiver de, demagojiden kurtulalım. Çünkü söz konusu olan Millet Meclisi’nce kanunla kabul edilen Cumhuriyet’tir. Maksadınız, dolaylı olarak, bu ilan olunandan daha uygun bir rejim bulunduğunu anlatmak ve buna işaret etmek ise, bunu da söyleyiniz. O tercih ettiğiniz rejim ne olabilir?

Rauf Bey, kendi görüşünü açıktan açığa söylemekten kaçınıyor. En doğru olduğunu iddia ettiği hükümet şeklinin, devlet başkanlığını Halife’nin kişiliğinde düşündüğüne şüphe yoktur.

İşte, Cumhuriyet’in ilanı üzerine Rauf Bey’i ve kendisi ile aynı düşüncede olanları telaş ve heyecana sürükleyen sebep, devlet başkanlığı makamına Cumhurbaşkanı’nın getirilmiş olmasıdır. Aslına bakılırsa, ’Cumhurbaşkanı devletin başıdır’ dedikten sonra, Halife’ye verilecek sıfat ve yetkiyi sağlamakla uğraşan ve böylece onun sevgi ve iltifatını Allah’ın lütfu sayarak memnun olanların hayal kırıklığına düşmekten duydukları üzüntü ve kaygıyı doğal görmek gerekir.

Rauf Bey, yapılan işin sadece bir isim değiştirmekten ve üst tabakada bir şekil değişikliği yapmaktan ibaret olduğunu söylüyor. Cumhuriyet’i ilan etmenin çocukça ve aceleye getirilmiş bir hareketin eseri olduğunu anlatmaya çalışırken, ’Cumhuriyet idaresiyle gerçek ihtiyaçların karşılanmış olacağını zannetmek affedilmez bir hata olur’ demekle, Cumhuriyet rejimine ne kadar ilgisiz ve ondan ne kadar uzak olduğunu ispat etmiyor mu?

Benim girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta endişe uyandırıcı nitelikte görmek ve sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz yere bunun tersini söylemek, yapay olarak halka bu endişeleri aşılamaya kalkışmaktır.

’Halkın, geçirdiği tecrübelerden ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak sevinmelidir, ben şahsen memnunum’ diyen Rauf Bey’e bu münasebetle bir noktayı hatırlatayım:

Halkı uyarmak ve uyandırmak için ömrünü adamış bir adama karşı böyle konuşulmaz ve halkta bu duyarlılığı görmekle, kendisinin benden çok sevindiğini söylemeye ne hakkı ne yetkisi vardır.

Rauf Bey bütün vatanı düşmanlara işgal alanı yapabilecek Mondros Ateşkes Antlaşması’nı bir oldubitti şeklinde imzaladığı zaman, milletin nasıl kan ağlayıp acı çektiğini duyabildi mi?

Efendiler, çeşitli soy ve mesleklerden oluşan kimselerin meydana getirdiği bu topluluk, Rauf Bey’i maksatlarının açıklanıp savunulmasına en uygun bir kimse olarak görmüşlerdir."

Yenilikçi olduklarının zannedilmesini istiyorlar

"BİLİNDİĞİ üzere (muhalifler), Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası diye bir parti kurdular. ’Cumhuriyet’ kelimesini ağızlarına almaktan bile çekinenlerin, Cumhuriyet’i doğduğu gün boğmak isteyenlerin, kurdukları partiye ’Cumhuriyet’ ve hem de ’Terakkiperver" (ilerici) adını vermiş olmaları, nasıl ciddiye alınabilir ve ne dereceye kadar samimi sayılabilir.

Kurdukları bu parti ’muhafazakár’ adı altında ortaya çıkmış olsaydı belki bir anlamı olurdu. Fakat, bizden daha çok Cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını iddiaya kalkışmaları doğru değildi.

’Parti, dini düşünce ve inançlara saygılıdır’ ilkesini bayrak olarak eline alan kimselerden iyi niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahilleri, bağnazları ve hurafelere inananları kandırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, yüzyıllardan beri sonu gelmeyen felaketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakárlıkların gerekli olduğu pis bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi?

Cumhuriyetçi ve yenilikçi olduklarını zannettirmek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları dini bağnazlığı coşturarak, milleti Cumhuriyet’e, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi?

Yeni parti, dini düşünce ve inançlara saygı perdesi altında, ’Biz hilafeti yeniden isteriz; biz yeni kanunlar istemeyiz; bize Mecelle yeterlidir; medreseler, tekkeler, cahil softalar, şeyhler, müritler biz sizi koruyacağız; bizimle birlikte olunuz. Çünkü Mustafa Kemal’in partisi hilafeti kaldırdı, İslamiyet’e zarar veriyor; sizi gávur yapacak, size şapka giydirecektir’ diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin kullandığı sloganlar bu gerici haykırışlarla dolu değil miydi?" (20 Ekim 1927, kaynak Nutuk)

En insafsız saldırıları ’Cumhuriyetçiyim’ diyenler yapacaktır

"CUMHURİYET’in ilanı üzerine İstanbul’da bazı kimseler ve bazı gazeteciler Halife’ye de bir rol yaptırmak hevesine düştüler.

Gazetelerde, Halife’nin istifa ettiği veya edebileceği yolunda önce söylentiler çıkarılıp sonra tekzipler yayınlandılar. Sonra da dendi ki, ’Haber aldığımıza göre, mesele böyle bir rivayetten ibaret olmadığı gibi, bir tekzip ile çözülebilecek kadar basit de değildir. Gerçek olan bir nokta vardır ki, o da Cumhuriyet’in ilanının, yeniden bir Halifelik meselesi ortaya çıkarmış olmasıdır.’

Halife, ’yazı masasının başına oturup Vatan Gazetesi yazarına demeç vermiştir’ denilerek, Halife’nin bütün insanlar tarafından sevildiği, Asya’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar İslam dünyasından binlerce mektup ve telgraf aldığı ve birçok yerden kurullar geldiği yolundaki sözlerle, hilafet konumunun kolay kolay sarsılır bir konum olmadığı anlatılmaya çalışıldı.

İslam dünyasınca istenmedikçe, Halife’nin istifa edip çekilmeyeceği ilan edildi. Aynı zamanda, ’Hükümet, birçok iç meseleleri yoluna koymakla meşgul olduğundan; şimdiye kadar hilafetin görevlerini tespitle uğraşma imkánını bulamamıştır; hükümetin iç meselelerle meşgul olduğunu elbette İslam dünyası da bilmektedir ve şimdiye kadar Halifelik görevleriyle uğraşmaya imkán bulamamasını doğal görür’ cümlesiyle bizi; hilafetin görevlerini tespite çağırırken, şimdiye kadar bunun yapılmamasını hoşgörü ile karşılayan İslam dünyasının, bundan sonra mazur göremeyeceğini de bildirerek bir bakıma tehdit edildik.

Vatan Gazetesi’nin 9 Kasım 1923 tarihli nüshasında okuduğumuz bu yazılardan sonra, 10 Kasım 1923 tarihli sayısında Tanin Gazetesi’nde Halife’ye yazılan bir açık mektup yayınlandı.

Lütfi Fikri Bey’in imzasını taşıyan bu mektupta, Halife’nin istifasıyla ilgili haberlerden, milletin ne kadar üzüldüğünü ve acı çektiğini ispat için bir vapur hikáyesi uydurulmuştu: ’Vapurda oturanlar Halife’nin istifa haberini öğrenince yüzlerine hüzün ve endişe çökmüş. Ortak endişe bunları bir dakikada dost etmiş.’ Lütfi Fikri Bey, ’Gönül istiyor ki, bu istifa sözü edebi olarak gömülsün kalsın’ diyor; çünkü ’dünya için felaket olur’muş.

Lütfi Fikri Bey, millete şunu da telkin ediyordu: ’Hayretle ve üzüntüyle görülmelidir ki, bugün şu manevi hazineye (yani hilafete) saldırmak isteyenler; dışarıdan kimseler, Müslüman milletler içinde Türk’ü çekemeyenler değildir. Doğrudan doğruya biz Türkler, kendi dinimizden sonsuza dek bu hazinenin çıkarılması sonucuna yol açabilecek girişimlerde bulunuyoruz.’

Efendiler, yabancılar hilafete saldırmıyorlardı. Fakat, Türk milleti saldırıdan kurtulamıyordu. Hilafete saldıranlar, Müslüman milletler içinde Türk’ü çekemeyenler değildi. Fakat Çanakkale’de, Suriye’de, Irak’ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşanlar bu Müslüman milletlerdi.

Lütfi Fikri Bey’in Tanin’de yayınlanan açık mektubundaki görüş ertesi gün Tanin başyazarı tarafından desteklendi. Tanin başyazarı, kendisinin Cumhuriyetçi olduğunu ilan etmişti. Fakat öyle bir Cumhuriyetçi ki, onun istediği Cumhuriyet idaresinin başında Halife olarak Osmanlı Hanedanı’ndan biri olacaktı. Yoksa, yapılan hareket akıl ve vatanseverlikle, milliyet duygusuyla zerre kadar bağdaştırılamazmış.

Efendiler, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin nasıl bir maksada dayandığı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın, daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek kuşakların, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilan edildiği gün, ona en insafsızca saldıranların başında ’Cumhuriyetçiyim’ diyenlerin yer aldığını görerek asla şaşıracaklarını sanmayınız. Aksine, Türkiye’nin aydın ve Cumhuriyetçi çocukları, böyle Cumhuriyetçi geçinmiş olanların, gerçek düşüncelerini tahlil ve tespitte hiç de kararsızlığa düşmeyeceklerdir."

Bir insanın karakterini test etmek isterseniz ona yetki verin.

Abraham Lincoln

Rakı


Neymiş efendim...

Atatürk rakı içiyormuş.

Aslandı o, aslan...

Aslan sütü içecek tabii.

*

Hadi siz "dönülmez akşamın ufkundayız" diye ince ince başlayın, ben de size yıllar önce yazdığım yazıyı anlatayım...

*

İçki yasaklanabilir.

Bence mahzuru yok.

Ama rakı asla...

Çünkü takunyalılar öyle zanneder ama, aslında "içki" değildir rakı.

*

Yurt sevgisidir örneğin...

İki tek attın mı, "n’olacak bu memleketin hali?" diye endişelenmezsin aksi olsa!

Tıp bazen çaresizdir...

O ilaçtır.

Gurbete bile iyi gelir.

*

Kontörsüz muhabbettir.

Büst gibi oturan adamın bile çenesini açar, gülümsetir. Kahkahadır. Acısıyla tatlısıyla hatıraları kaydeden hard disk’tir.

*

Botoks’tur bir nevi.

En kaknemi bile bir başka görünür gözüne... Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır. İçilir, güzelleşilir.

*

Herkesin gençlik hatası olabilir... Bira içersin.

Sonradan para kazanıp tenise başlayınca, şarap içmeyi matah zannedersin. Amerika’da TIR şoförlerinin içtiği viskinin dublesine Etiler’de TIR parası ödersin, ayrı...

Kürkçü dükkánıdır.

Döner dolaşır, gelirsin.

*

Orhan Gencebay’dır.

Entel barlarda, sosyete kulüplerinde dinlemeye utanırsın... Ama hepimiz biliriz ki, ezbere bilirsin... İstediğin kadar ağız burun kıvır, altın plağı hep o alır.

Tatlıses’tir.

Realite’dir.

*

Çocuktur, ağlarsın.

*

Hele beyaz "p"eynir ile "k"avun olursa sağında solunda... Örgüttür.

PRK...

Ama bölücü değil, birleştirici örgüt.

Türk’ü de içer, Kürt’ü de, Laz’ı da, Çerkez’i de. Sor bak, Ermeni’si de, Rum’u da, Yahudi’si de.

*

AB’cidir...

Çünkü Rum öyle bir meze yapar ki, helali hoş olsun, Kıbrıs’ı veresin gelir!

*

Madem gıcıksın rakıya...

Neden balık avlıyorsun o zaman kardeşim?

Şerbetle mi yiyeceksin lüferi?

Ne anlamı var deniz börülcesinin, rokanın, radikanın, cibezin...

İnek miyiz biz?

*

Yanlış şiir okuyorsun...

Hapse giriyorsun.

(Üstüne, yanlış şair okuyorsun...)

*

Oku bak...

Ne diyor dünya güzeli Orhan Veli:

Şiir yazıyorum

Şiir yazıp eskiler alıyorum

Eskiler verip musikiler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam...

1 Ekim 2008 Çarşamba

İşte AROG'dan ilk görüntüler!

İşte AROG'dan ilk görüntüler!

Cem Yılmaz'ın olay filminin bu kayıtları ilk kez yayınlandı.


--------------
Warren Buffet’in yeni çıkan biyografisi
78 yaşındaki Buffet, 62 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin yatırımcısıdır. işte görüsleri

Sırası öngörülemiyor

“Birinci Kural: Asla para kaybetme. İkinci Kural. Birinci kuralı asla unutma.”
“Menkul kıymetler borsası faal olanlardan sabırlı olanlara para transfer etmek üzere tasarlanmıştır.”
“Fiyat ödediğindir. Değer eline aldığındır.”
“İnsanların açgözlülük, korku ve budalalık dolu olacağını öngörmek mümkündür.
Bunları hangi sıraya göre olacaklarını öngörmek mümkün değildir.”
“Nasıl zengin olacağınızı size söyleyim. Kapıları kapatın. Başkaları açgözlü iken korkak olun. Başkaları korkak olduğunda açgözlü olun.”
“Risk ne yaptığını bilmemekten doğar.”
“Eğer bir hisseyi on sene elinde tutmak seni rahatsız edecekse on dakika elinde tutma.”

Buffet uzun ve derin bekliyor

**********

“Kimse Türkler gibi,

Oturalım beyler!
Mümin Sekman’ın “Ulusal Ataleti ve Tembelliği yenmek” adlı kitabında, kendini “Saldırgan gezgin” olarak tanımlayan Amerikalı yazar Pritchett’in yazdıklarını birlikte okuyalım:
“Kimse Türkler gibi, güzel, rahat, yayılıp gevşemiş olarak, ilik ve kemiğiyle, ruhu ve bedeniyle oturamaz; otursa da keyfini çıkaramaz. Oturmak Türk insanının özgün niteliğidir. Bedenin her hücresi, yüzünün çizgileri ile oturur. Sanki hiç kalkmamış ya da kalkmayacakmış gibi. Başkalarını, evine, ofisine, odasına, okuluna, kahvesine, bahçesine oturmaya çağırır. Gelmeyince gücenir. Oturmayan konuğun ziyareti sayılmaz. Oturanlar da birbirini oturmaya davet eder. Resmi toplantılarına ‘oturum’ derler. Oturumlara ad ve sayı veririler. En ciddi konuşmalar bir köşeye çekilip oturarak yapılır. Üç - beş hal hatırdan sonra oturanlar genizlerini temizler, derin bir sessizliğe gömülür, oturmaya devam ederler.”


Kapak879.jpg
ciziyorum..haslet soyoz /ercan akyol

ciziyorum..haslet soyoz /ercan akyol



Hitit Kralı bundan 4 bin yıl önce yargıçlara çağrıda bulunuyor:
“...Bey için iltimas yapmasın, erkek kardeşine, kız kardeşine, arkadaşına iltimas yapmasın. Hiç kimseden rüşvet almasın. Haklı bir davayı kaybettirmesin, haksız bir davayı da kazandırmasın. Doğru ne ise onu yapın...”

bektaşi fıkraları..

Doğru söz!

Bektaşi içiyormuş. Kendisine, “Sarhoş olmaktan korkmuyor musun” diye sormuşlar. O da, “Hayır, benim sarhoşluğumdan kimseye bir zarar dokunmaz ki. Siz asıl içmeden sarhoş olanlardan çekinin” diye cevaplamış. Karşısındakiler merakla, “Kim onlar?” diye atılmışlar. Bektaşi cevaplamış: “Bunlar bir takım sonradan görmelerdir ki, ellerine dünya malı geçtiği için ne oldum delisi olurlar.”

İtibar

Softanın biri Bektaşi’nin önüne geçmiş: “Ey erenler iyisin, hoşsun, ilim, irfan sahibisin bir de oruç tutup, namaz kılsan, bizim nazarımızda da itibarın olur o zaman” demiş. Bektaşi gülümseyerek: “Sizin nazarınızda itibar kazanmak için, Tanrı önündeki itibarımı zedeleyemem” diye yanışlamış.

Aldatmak

Meyhanelerden çıkmazmış hiç. İçkisini içer, geç vakitte naralar atarak evinin yolunu tutarmış. Ne çocuğuna, ne eşine, ne anasına babasına ve ne de çevresine hayrı dokunmuşmuş. “Ayyaş Hamdi” böyle bir yaşamın sonunda rahmetli olmuş. Cenaze namazı kılındıktan sonra imam sormuş: “Merhumu nasıl bilirsiniz?” İyi insandı... Kimseye kötülüğü olmadı... Toprağı bol olsun... Benzer cevapları duyan Bektaşi sabredememiş ve yanındakinin kulağına fısıldamış: “Bizi neyse de, Allah’ı da aldatmaya yelteniyorlar.”
ercan akyol./haslet soyoz.ciziyorum!!!


4 Temmuz 2008 Cuma

Atatürk'ün din anlayışı

Ücretsiz Piyasa Takibi TEB KOBİ TV’den, Naklen Finans’la Tüm Piyasaları Ücretsiz Takip Edin!
Yaşar Nuri Öztürk
Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nı zorluklara göğüs gererek, 3 kuruşa muhtaç bir halkın gayretiyle kazandı.

Bu gayretin motor gücü, anti-emperyalist İslam’ın iman çocukları olan Müdafaa-i Hukukçuların, Gazi Mustafa Kemal’in ve Türk halkının zulme karşı direnci ve mücadele azmiydi.

Dine, Kur’an’ın isteği yönünde akılcı bir yaklaşım, toplumsal dirayet, bir tek Atatürk döneminde gerçekleşti. Ölümsüz Gazi, İslam dinini Elmalılı’nın tefsiri olarak önümüze koydu. TBMM’nin kararı ile yayınlanan o büyük tefsirin yayın harcamalarını da kendi kesesinden yaptı. Böylece dünyaya ve milletine gösterdi ki, o tefsirin vücut bulmasında onun gönlünün hasreti de pay sahibidir.

Bütün bunlar unutuldu, bütün bunları yapan lider ‘dine muhalif’ gösterilmeye başlandı. Halk, Haçlı emperyalistlerin fesat propagandalarıyla aldatıldı. Esas bağrına basması gereken önderine kuşku ile bakmaya zorlandı. Tarihin en büyük vicdansızlıklarından biri tam bu noktada işlendi.

Türk halkı, Haçlı emperyalizm tarafından kurulan tuzağa ne yazık ki düştü. Türkiye’de bugün halk, besmeleyi çekip bir çuval kömür verene teslim oluyor. Ciddî bir yozlaşma var. Türkiye’de toplumun temel mutsuzluk ve umutsuzluk sebebi işte bu sosyal kokuşmuşluk, bu nankörlük, bu vurdumduymazlıktır.

Ben, Türk halkının yıllardan beri ilk defa bu kadar mutsuz, umutsuz ve karamsar olduğunu görüyorum; araştırmalar da bunu doğruluyor. Ekonomi yine duraklamaya girdi. Firavun, Karun ruhlu kadrolar Atatürk’ün kurduğu demiryollarını yaymak yerine, çıkar ve oy uğruna, demiryollarını felce uğratıp karayollarına oluk gibi paralar akıttılar. Bütçemizin büyük kısmı işte bu yüzden petrol alımı için dışarı gidiyor.

En güzel sahillerimiz yıllarca kömür depolarıyla doluydu. İktidarlar, saltanatı meşrulaştırdı. Bu ülkenin halkına yaptıkları kötülükler kelimelerle ifade edilemez. Halk da maalesef bunlara alıştı, kabullendi, hesap sormadı, işin kolayına kaçtı.

Halk, şimdi, bu hatalarının faturalarını acı bir kahırla ödüyor.

***************

TEB KOBİ TV’den, Naklen Finans’la Tüm Piyasaları Ücretsiz Takip Edin!






27 Haziran 2008 Cuma

İşte O Haber teksatır.com..Örtünmeyen Ölür

İşte O Haber Örtünmeyen Ölür

Nilgün Güresin'in bu haftaki konuğu Psikiyatrist Prof. Dr. Aysel Ekşi...
Prof. Dr. Ekşi'ye göre 'Türkiye, irtica tehlikesinin farkında değil. Mısır'lı, Fas'lı, Cezayir'li kadınlar 'bizden ders alın, gafleti bırakın' uyarılarında bulunurken Türk kadınları hâlâ 'gaflet' içinde...'

Tesettürün uygulandığı bazı islam ülkelerinde; buna uymayan, başlarından ayak bileklerine kadar örtünmeyen kadınların şeriat hükümleri gereğince öldürülmeleri caiz sayılıyor. Şer'i kıyafet yasalarını ihlal etmekten, İran İslam devriminden bu yana, binlerce kadın hapis ve para cezasına çarptırıldı. Bazı ülkelerde kadın olmak zordur. İşte o ülkelerdeki bazı gazete manşetlerinden seçmeler: 'İran'da kızlar otobüse arka kapıdan biner...' / 'İslam'da eğlence yoktur...' / 'Kötü örtünme fahişeliktir...' / 'Cezayir'de İslami kıyafet giymeyen 15 yaşındaki kızı öldürdüler...' / 'Bangladeş'te bir kadını mirasta eşitlik istediği için asmaya kalktılar...' / 'Suudi Arabistan'da erkekten yol izni almayan kadın yolculuk yapamaz...' / 'Batılıların çoğu Suudi gözüyle fahişedir...'

Prof. Dr. Ekşi, bir hekim olarak psikiyatri alanındaki bilimsel çalışmalarının yanısıra, 'İslami yaşam biçiminde kadınının statüsü ve kadın-erkek ilişkileri' üzerine de çeşitli araştırmalar yapıp kitaplar yazmıştır. Prof. Dr. Ekşi, kadın hakları ve kadının güçlenmesi konularına eğilen sivil toplum kuruluşlarının aktif isimlerinden biridir. 1970'lerden beri bu konulara eğilmekte olan Prof. Dr. Ekşi, özgürlük ve insan hakları adına yıllarca Avrupa'nın himayesinde yaşayıp yeşermiş ve güçlenmiş bir Ayetullah Humeyni'nin; İran'a şeriatı getirdikten sonra, özgürlük ve insan haklarını nasıl yorumladığını, somut örneklerle gözler önüne seriyor. Prof. Dr. Ekşi: 'Türkiye'de, gelmiş geçmiş bütün politikacılar 'oy' uğruna ülkedeki genç demokrasiyi kullanmışlar; sinsice topluma nüfuz etmeye başlayan İslami yaşam biçimini görmezden gelmişlerdir. Bugün, tehlike ne yazık ki çok yakınımızda, irtica kapımızın önündedir.' Diyor.

Çeşitli kamuoyu araştırmaları ve medya haberleri de yukarıdaki savı destekler niteliktedir. Nitekim bugün aşırı dinci gruplar, hükümetler desteklememiş olsalar ve devletten büyük baskılar gelmemiş bile; belli bir güce ulaşırlarsa, o ülkede Müslüman insanların doğumdan, ölüme kadar tüm yaşamlarına karışma hakkını kendilerinde görüyorlar. İnsanların yaşamını din adına istedikleri gibi saptırmakta ve baskı yapmakta engel tanımıyorlar. Bu baskıyı en çok hissedenler de, kuşkusuz şeriat rejimini istemeyen, çağdaş Müslüman kadınlardır.

'Ben dine ve dinsel inançlara saygılıyım. Ama 'dindar'la 'dinciyi' kesinlikle birbirinden ayrı görüyor ve son yıllarda dincilerin elinde dinin çarpıtılmasına kayıtsız kalamıyorum. Bugün ülkemizde öyle bir noktaya gelindi ki; İran'daki, Cezayir'deki, Mısır'daki kadınlar 'bizden ders alın' diye feryat ediyorlar. Yüzyıllar boyunca İslamiyet, dünyanın en yardımsever, ılımlı ve başka dinlere göre daha hoşgörülü olmasıyla anılırken; son yıllarda 'İslami uyanış' veya 'İslami diriliş' gibi adlarla ortaya çıkan siyasi akımlar bu özelliklerini gölgelemeye başladı. Bu siyasal akımlarda özellikle kadınların yaşam biçimini tümden değiştirme çabası dikkati çekiyor. İslamiyet'in erkek egemenliğine dayalı yönü vurgulanıyor; kadına eşitlik, adalet ve bağımsızlık verilmesini isteyen yönü dikkate bile alınmıyor. Katı ve sofu kurallar 'İslamiyet' adına yaşama geçirilmeye çalışılıyor...'

Prof. Dr. Ekşi'nin bu saptamaları ister istemez aklıma şu soruyu getiriyor: Türkiye, İran'da yaşanan gerçeklere rağmen, Humeyni'nin izini mi sürüyor? Bu merakla biz de kendisiyle 'Türkiye'de türban, laiklik ve din' konularını konuşuyoruz...

TEKSATIR: Sayın Ekşi, 'türban' krizine nasıl geldik? Bu süreci siz nasıl yorumlarsınız?

AE: İstanbul Çapa Tıp Fakültesi'nde doktorluk yaptığım yıllardı... Rumeli Caddesindeki muayenehaneme 1985'de gelen bir İran'lı kadın hasta: 'Ben Türkiye'ye ülkemin kokusunu koklamak için geliyorum. Ama her gelişimde artan camileri, Kuran kurslarını ve türbanlı kadınları görüyorum. Bizler de Şah'a rağmen, sevgili vatanımız İran'a böyle geri bir rejim gelmez, gelemez diye olayları hafife aldık. Bugün Türk kadınları da aynı gaflet içinde...' demişti. Bu cümleyi duyunca, sanki tokat yemiş gibi kalakaldığımı, tüylerimin diken diken olduğunu hala hatırlıyorum...

Yaşamını artık vatanı İran'ın dışında sürdürmek zorunda olan bu aydın kadın; ülkemizde okula gönderilmeyen kız çocuklarının sayısındaki artışı... Kadınlara yönelik şiddet ve töre cinayetlerininin önlenemeyen yükselişini... İslami eğitimi ve yaşam biçimini öneren dini yayınların ve camilerin akıl almaz ölçülerde artmasını... Tıpkı Humeyni öncesi İran'daki hazırlık dönemine benzetmekte ve bizleri dostça uyarmaktaydı.

Aynı yıllarda, eşim, gazeteci Oktay Ekşi'ye de 'Siyasal İslam' konusunda duyarlı olan kadın ve erkeklerden sık sık uyarı telefonları ve mektupları gelmeye başlamıştı. Laikliğin ciddi bir tehlike altında olduğunu anlamaya başlamıştık. Bu duygu ve düşüncelerle; Türkan Saylan, Necla Arat ve Aysel Çelikel ile beraber, 1989'da 'Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ni kurduk. ÇYD olarak ilk çıkışımız, Türkiye'nin irtica tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu, devletin en üst kademesine büyük bir imza kampanyasıyla duyurmak oldu. Bunu, akademik çevreden iş dünyasına, 10 bin kadar kadının katıldığı İstanbul Okmeydanı'ndaki 'laiklik yürüyüşü' izledi. Suna Koç ve Beyhan Eczacıbaşı gibi tanınmış kişiler de yürüyüşe katılarak destek verdiler.

ÇYD'nin kuruluşunda Başkanlığını ben yaptım, daha sonra görevimi Sayın Türkan Saylan'a devrettim. Dernek, düzenlediği paneller, seminerler ve yayınlarla toplumda irtica tehlikesine karşı bilinç yükseltici çalışmalar yaptı. Önemli ve saygın bir sivil toplum kuruluşu olarak kendisini ispatladı. Ben de hekimliğimin yanısıra sivil toplum kuruluşlarında aktif rol alarak, özellikle 'gençliğin sorunları' üzerine araştırmalar yaptım ve gençlerin 'Siyasi İslam' ile ilişkisini anlamaya çalıştım.

TEKSATIR: Bu konuyu biraz açabilirmiyiz? Bir taraftan 'türban' takarak saçının tek telini göstermek istemeyen, diğer taraftan da süslenen ve hatta yoğun makyaj yaparak sokağa çıkan bir genç kadın kitlesi var. Bu bir ikilem, bir kimlik karmaşası değil midir?

AE: Türban ilk takılmaya başladığında, İstanbul Tıp Fakültesi'nin kız öğrencileriyle sohbet ederdik. O zamanki düşünceler ve motivasyon daha farklıydı. Öğrenciler, 'Başımızı örtmek, bizleri erkeklerin bakışlarından, tacizlerinden koruyor. Böylece bacı muamelesi görüyoruz.' derlerdi. Ama şimdi konu tamamen saptırıldı ve siyasileştirildi. Kadınlar ve gençler partilerin hedef kitleleri oldular. Siyasal İslam ve onun simgesi olan türban konusunda siyasi partilerce seçilip eğitildiler. Kendi çevrelerindeki diğer gençleri de maddi ve manevi etkileme sanatını öğrendiler. Türbanına söz söyleyenlere nasıl davranılır ve ne karşılık verilir konularında davranış bilimleri dersleri aldılar. Ancak ikilemden kurtulamadılar. Zira İslami simge olan türban; bir yanda cinsel açıdan kadını koruyan zırh rolünü üstlenirken, diğer taraftan kadının doğasında olan süslenme içgüdüsü ve özgüvenle birlikte bu günkü özgün tarzına ulaştı...

TEKSATIR: Anlattıklarınızdan, Türkiye'de gençliğin hala en büyük sorunlarından birinin kimlik ve aidiyet sorunu olduğunu görüyorum. Yaşam biçimine yönelik seçimlerinde özgür değiller; çabuk etki altına girebiliyorlar. Gençlik bir yandan batı kültürü ve normlarını benimserken, bu değerlere karşı da çıkıyor. Diğer yandan da gelenekleri savunan bir İslami yaşam biçimini de kabullenebiliyor. İslami yaşam biçimi kimlik arayışını ortadan kaldırabilir mi sizce? Kimlik kargaşası sonunda tek bir kimlik ve yaşam biçimi olarak İran modeli seçilebilir mi? Böyle bir 'model' özellikle Türk kadınından neler götürebilir?

AE: İran modeli, şeriat hükümlerinin özellikle kadınlara yönelik uygulanması amacıyla Türkiye'ye ithal edilmek istenilen yaşam biçimidir. Kadını ezip baskı altında tutar. İslami rejim kadını 'birey' olarak tanımadığı için, bugün İran'lı bir kadın mahkemede tanıklık yapamaz. Bekâr kızdan, bakire olduğunu gösteren rapor istenir. Geçici evlilik ve kumalık, siyasal İslam'ın olmazsa olmaz kurallarıdır...

Şah'ın devrilip, Humeyni'nin ktidar olmasıyla o dönemlerde din adına 12 bin kişinin idam edildiği nasıl unutulur? Geçtiğimiz Nisan, erkeklerle eşit haklar isteyen İranlı kadınları ahlak polisinin coplatıp, tutuklattığını; gazetelerde ve televizyonlarda ibretle izlemedik mi? Ancak sadece kadınların değil, örneğin kısa pantolonu ile evinin bahçesinde çim biçen erkeğin de kendisini başkalarının namus bekçisi olarak görenlerin saldırgan söz ve davranışlarına hedef olduğunu biliyoruz... Böyle bir Türkiye mi istiyoruz biz? Türk kadınları ve erkekleri geleceği böyle mi yaşamak istiyorlar? Bence bunun en önemli nedenlerinden biri yıllardır biriktirilmiş bir intikam içgüdüsüdür...

TEKSATIR: Kim kimden intikam almak istiyor?

AE: Özellikle büyük kentlerde yıllardan beri kendini dışlanmış hisseden kitle; artık sermaye sahibi, medya sahibi ve para sahibi. 'Biz de 'sizler gibi' yaşamak, büyük şehrin nimetlerinden yararlanmak istiyoruz' diyorlar. Kadınlar 'Biz de 'sizler gibi' şık olmak istiyoruz' diyorlar... Türban takıp, uzun elbiseler içinde gezenler; içlerinde en pahalı ipek iç çamaşırlarını, ziynet eşyalarını taşıyorlar. Tesettürlü kesim için yapılan özel defilelere, gelişen moda sektörüne bir bakın... Burada türban takmayan kesimle, tutucu kesim arasında bir yarış görüyoruz. Bugün türbanlı kesim, adeta imtikam almak istermiş gibi bizleri, kentliyi dışlıyor. İşin ekonomik boyutuna gelince... Moda sektörü yeni bir tüketici kitlesi kazandı. Uzun etekli elbiseler, ipek eşarplar, gösterişi tetikleyen değerli ziynet eşyaları, rahat rahat harcanabilen varlıklar...

Ülkesi İran dışında yaşamak zorunda olan bir başka ünlü kadın gazeteci-yazar Amir Taheri, türbanla ilgili olarak şu bilgileri veriyor bize: 'Bu yeni biçim başörtüsü Hıristiyan rahibelerin örtüsünden taklit edilmiştir. 1970'den beri kullanılmaktadır. O tarihte İmam Sadr, Şii toplumu ile Tahran arasında bir birlik kurmak üzere, Şah hükümeti tarafından Lübnan'a gönderilmişti. Bugün bu tip başörtüsü, aşırı dincilerin başörtüsüdür. Bunlar İslam dininin, Müslümanların, çağı yakalamalarından alıkoymak için kullanmak amacındadırlar. Eğer ayetlerdeki 'hicap' sözkonusu olsaydı, önemli olan saçı değil, yüzü kapatmak olurdu. Aşırı dincilerin esas amacı onların savundukları gibi, kadınların saçlarından yayılan radyasyonla delirip, sevişme isteği ile dolu erkeklerden kadınları korumak değildir. Esas fikir kadınlara hükmetmek, onları temel haklarından yoksun bırakmak ve kısaca onlara 'hadlerini' bildirmektir. Ben Beyrut'ta yüzleri korkunç şekilde yanmış genç kızlar gördüm. Kendilerini Allah'ın partizanları sayan sözde dindar kişiler, genç kızların yüzlerine kezzap atarak onları korkunç bir şekle sokmuşlardı. Bu kızlara yüklenen tek suç, erkeklerin emrettiği peçeyi takmamış olmalarıydı...'

TEKSATIR: İslami görüş ve yaşam biçimini zorlamayla, 'Mahalle Baskısı' ile kabul ettirmek isteyen bu yeni sosyal gelişmeyle nasıl baş edilir acaba sizce? Bu baskı ilerde, Türkiye'de de başını bağlamayan kadınların yüzlerine kezzap atılma şekline dönüşebilir mi?

AE: Bugün Fas'daki öğretmenlerin durumu 'Mahalle ve Komşu Baskısı'na verilecek en somut örneklerdendir. Başını örtmeyen öğretmenler dışlanıp çevrelerinden koparıldılar. Mahalle, semt, hatta ülke değiştirmek zorunda bırakıldılar. Baskıya dayanamayanlar ise en sonunda İslami giyim tarzını kabullendi. Oralarda din adamları, 'Açık kadın fahişedir. Ona saygı duyulmaz. Ona mal satılmaz. Satan dükkânlar tahrip edilir.' söylevleri verdiler. Töre kanunları, daha önce olmayan yerlerde bile hortladı. İşte size bir başka örnek daha: Bugün Suudi Arabistan'da, günlük yaşantı namaz saatlerine göre ayarlanıyor, kanun böyle. Namaz sırasında bütün iş yerleri, dükkânlar, hatta alışveriş merkezleri ve televizyon ekranları kapatılıyor. Herkes namaza gitmeye mecbur. Din polisleri her an peşinizde. Kız-erkek arkadaşlığı söz konusu bile değil. Ama kapalı kapılar ardında, herkesin bildiği bir sürü aykırılıklar yaşanıyor, şeriat yasakları adeta reddediliyor. Bütün dünya biliyor ki evlerde bira, votka, şarap üretiliyor ve içiliyor.

Konunun psikiyatri açısından da ayrı bir boyutu var: Dinsel baskıların olduğu, tutucu kapalı toplumlarda; ruhsal sorunlar açıkça konuşulup tartışılamadığı için çözüm de üretilemiyor. Cinsel taciz buna iyi bir örnektir. Toplum tutumu ile cinsel taciz olaylarını onaylamayan, bu kişileri dışlayan, halkını bilinçlendiren ülkelerde sonuç alınırken; kapalı toplumlarda sorunları namus adına, günah adına, ayıp adına sadece ertelersiniz...

TEKSATIR: Namus adına, günah adına, ayıp adına; bu ruhsal tutarsızlıkları tartışmayıp görmezden gelmek, diğer toplumsal hastalıklara davet çıkarmak değil midir? Adı konmasa da, bizim toplumumuzdaki tutucu kesimde evlilik dışı ilişkilerde bir artış olduğunu araştırmalardan biliyoruz. Böyle bir yaşantıya ekonomik ve sosyal nedenlerle boyun eğen veya kabul eden kadınların çoğu kapalı... Bu nasıl bir çelişkidir? Bir taraftan namus adına, din adına türban takıp, diğer taraftan kendine olan saygını ayaklar altına alarak evlilik dışı bir ilişkiye göz yumacaksın... Bir hekim olarak böyle örneklerle karşılaşıyor musunuz? Bu çelişkiyi nasıl açıklayabilirsiniz?

AE: Türkiye'de kadın cinselliği çok vurgulanıyor. Bunu biraz da magazin medyası belirliyor. Ama asıl neden, birçok kadının başka hayatı olmamasıdır. Hemcinsleriyle cinsellik üzerine deneyimlerini paylaşıyorlar ve akşam olsun da erkek eve gelsin diye yolunu bekliyorlar.
Topluma mal olmuş kişiler bile hâlâ 'erkek değil mi, yapar' mesajları veriyorlar. Kadın kapatıldıkça, kadın-erkek sosyal beraberlikleri de azalıyor. Peygamberimizin yaşamından örnekler verilerek, kaç eşinin olduğu, İslamiyet'te kaç kadınla evliliğe izin verildiği sürekli tekrarlanır oldu. Böylece erkeklerin desteklediği, cesaretlendirdiği bu çevrelerde, evlilik dışı ilişkilerde bir patlama olduğu düşüncesindeyim. İlginç olan, bu tip evlilk dışı beraberliklerin kadınlar tarafından moda gibi benimsenerek, 'Allahın emri' olarak doğal kabul edilmesidir. Bedeninin bir parçasının bile açık görülmesini günah sayan bir çevrede, yasakların kadının daha seksi görünme istek ve davranışına yol açtığını düşünüyorum. Eve kapatılan ve üretken olmayan kadınların çevrelerinde cinsellik, en önemli zevk kaynağı olarak yaşanıyor. Erkeğin ise 2 kadınlı bir hayatı oluyor; biri yasal, diğeri de imam nikâhlı... Eve kapalı kadınların bir sürü psikolojik sorunları ortaya çıkıyor. Bu kadınları doktorlara götüren de 2 kadınlı erkekler oluyor... Bana bir gün yasal eşiyle geliyor; ertesi gün de metresiyle...

TEKSATIR: Bazı Arap ülkelerinde kapalı kapılar ardında üretilen ve tüketilen içkiler gibi... Peki, bir psikiyatrist hekim olarak Türk toplumunun ruh sağlığı hakkında neler düşünüyorsunuz?

AE: Ruh sağlığımızın çok da bozuk olmadığını düşünüyorum. Sıkı ve güçlü aile ilişkilerimiz var. Bu bir taraftan bazen gelişmeyi engellese de, diğer taraftan daha az depresyona girmemizi sağlıyor. Büyük Gölcük depremi sonrasında, bizi bu karşılıklı konuşup dertleşmeler kurtardı. Gelişmiş ülkelerle mukayese edilince, bizdeki sıkıntıların kökeninde; sorunların, zamanında açık açık konuşulup halledilmemesi yatıyor. Tabii bir de uzmana danışma bilinci gelişemedi. Türkiye'de özellikle kadınların hâlâ çözemediği bir başka problem var ki biz ona psikiyatri dilince 'conversion' yani 'histeri' deriz. Kadınların, hoşlanmadıkları durumlar olduğunda başvurdukları bir yöntemdir bu. Çoğu kez bilinçli olarak yapılmaz: Düşüp bayılırlar.

Gençlerin ruh sağlığı açısından, televizyonların çok kötü örnek oluşturduğunu düşünüyorum. Birçok televizyon programının uyuşturucu ve madde bağımlılığı ile şiddetin artışında büyük rolü olduğunu söyleyebilirim. Ancak refah toplumlarında daha da ciddi gençlik sorunları var. Saldırganlık ve şiddet olayları, uyuşturucu kullanımı, aids ve boşanma... Özellikle 14-19 yaş arasında intihar oranı çok yüksek. İntiharların nedenini araştırıp, çözüm üretebilme konusunda en başarılı ülke İngiltere. İngiliz Parlementosu böyle ciddi bir toplumsal sorunu Parlementoya kadar taşıyarak, olaya el koydu. Milli Eğim Bakanını görevlendirdi. Araştırmalar yapıldı ve intihar olaylarının en çok 'kendine güveni ve saygısı olmayan gençlerde' yaşandığı saptandı.
Türk gençliği hakkında şunu söyleyebilirim: Maalesef çok umutsuz ve karamsarlar. Ülkeden kaçıp gitmek istiyorlar. Bu duru m da beni bir hekim ve anne olarak endişelendiriyor...

TEKSATIR: Söyleşimizi sizin değerlendirmelerinizden cesaret alarak şu sözlerle bitirmek istiyorum: Türkiye'de kadınlar özgürlüklerinin değerini iyi bilmeli... Kadınların yaşamını sınırlamak, hiç kuşkusuz kadınları toplumda etkisizleştirmenin en iyi yoludur... İran'lı kadın gazeteci, yazar Amir Taheri'nin uyarısına kulak verelim: 'Politikada hiçbir şey asla değişmez değildir. En olgun toplumlar bile dikkatsizlik, tembellik ve sosyopolitik sorumsuzluk karşısında deliliğe doğru yuvarlanabilirler. Biliyorum ki, Türkiye'de bazı sorumsuz kişiler; güç elde etmek, bunu pekiştirmek ve koruyabilmek için dinci fikirler ile oynuyorlar. Onları uyarıyorum: Bunu yapmayın! Bu tehlikeli bir oyundur. Biz İran'da bunu denedik. Ülkemizin mahvolması ve 1 milyondan fazla hayatın bitmesi ile ödedik. Dini güç elde etmek için bir araç gibi kullanmak bir kaplana binmeye benzer. İnsan kaplanın sırtından inmeye mecbur olunca ne olacaktır? Türkiye çağdaş dünyaya katılmalı ve cehalete karşı yapılacak savaşta diğer İslam ülkelerine örnek olmalıdır.'

Prof. Dr. Sayın Aysel Ekşi, Teksatır adına çok teşekkür ediyorum size...

18 Haziran 2008 Çarşamba

Bir Cumhuriyet Belgeseli...Babalar ve oğulları .reha muhtar/



Vakit Gazetesi, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün dedesinin İstiklal Mahkemesi Başkanlığı yapan Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya olduğunu yazıyor...

Vakit’in ifadesiyle “Cellat Ali” lakaplıdır, İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Çetinkaya... Altemur Kılıç’ın babası da İstiklal Mahkemesi’nin Başkanı olan bir başka Ali’ydi...

O da Ali Kılıç’tı ve o yüzden Altemur Kılıç ne zaman bir yerde bir şey söylese “onun böyle söylemesi normal” denirdi, “babası Ali Kılıç onun...”

***


Bu ülkedeki kavgalara ve hesaplaşmalara dikkatli bakıldığında dedeler-babalar-oğullar ve kızlar biçiminde özetlenecek çok ilginç bulgulara rastlanır...

Bugün Anayasa Mahkemesi’nin göbeğinde, kamplaşan Türkiye’de saflara baktığınızda çok ilginç rastlantılar çıkartırsınız ortaya... Mesela AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat beyefendi Doğu’da halkı İslam dini adına ayaklanmaya çağıran ünlü Şeyh Sait’in torunudur...

“Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan politikalar ve özellikle Hilafet’in kaldırılması Doğu Anadolu’da Şeyh Sait isyanına neden olmuştu” diyor Vikipedi, Şeyh Sait’i olayını anlatırken... Hilafetin kaldırılmasından sonra şunlar oluyor kısaca:

“Şeyh Said’e bağlı kişilerin, Diyarbakır’ın Eğil nahiyesine bağlı Piran köyünde arama yapan bir jandarma müfrezesiyle girdiği çatışma (13 Şubat 1925) kısa sürede genişleyerek yaygın bir ayaklanmanın kıvılcımını oluşturdu... Darahini’yi basarak valiyi ve öteki görevlileri tutuklayan Şeyh Said halkı İslam dini adına çağıran bir bildiriyle tek bir merkez altında toplamaya çalıştı...”

Sonra Şeyh Sait’in emrindeki 5 bin kişilik kuvvet Diyarbakır’a saldırıyor...

Mustafa Kemal rahatsız olduğu için Heybeliada’da dinlenmektedir...

İsmet İnönü’yü Ankara’ya çağırıyor...

“Doğuda din elden gidiyor bahanesiyle İngiliz destekli provokatif ama ciddi bir ayaklanma başladığını” söylüyor...

***


Ve Ankara’da, Diyarbakır’da İstiklal Mahkemeleri kuruluyor... Askeri birlikler Şeyh Sait’le birlikte ayaklanan güçleri kuşatma altına alıp, teslim olmaya zorluyorlar...

Şeyh Sait tutuklanıyor...

İdam ediliyor...

83 yıl önce Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan Şeyh Sait isyanının iki önemli unsuru bulunuyor...

Doğal olarak Şeyh Sait’in kendisi...

Bir de onu yargılayıp idama mahkûm eden İstiklal Mahkemeleri... Elbette, dedelerin ya da babaların her zaman izinden gitmez çocukları... Çok farklı yerlere savruldukları görülebilir...

Ancak ne ilginçtir ki bugün yapılan yayınlar, İstiklal Mahkemeleri’nin başındaki Kel Ali’nin torunu Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt’le, Şeyh Sait’in torunu kapatılma davası süren AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat’ı sanki karşı karşıya getirmeyi amaçlamaktadır...

Dedeleri karşı karşıya getiren tarih, torunları da mı karşı karşıya getirmektedir?..

***


Mesela, Anayasa Mahkemesi’ne en sert eleştirileri yönelten Nazlı Ilıcak, Demokrat Parti’nin Yassıada’da hapse mahkûm olan bakanı, Muammer Çavuşoğlu’nun öz kızıdır...

27 Mayıs’ın hemen ertesinde lisedeyken Milli Güvenlik dersine giren subayın Demokrat Partilileri vatana ihanetle suçlaması üzerine, kalemi subay-hoca’nın üzerine fırlatır...

Dame De Sion lisesindeki kişisel eylemlerinden dolayı 30 gün okuldan uzaklaştırma alır...

Sonraki yıllarında Nazlı Ilıcak, hep Genelkurmay’ı en ağır eleştiren gazeteciler listesinin başında yer alacaktır... Hakkında dava açılacak, Genelkurmay’a girişi yasaklanacaktır...

İlk genç kızlık yıllarında “babasının aşağılanarak valiziyle evden apar topar alınmasını hiçbir zaman hazmedememiştir Nazlı Ilıcak...”

Sonraki siyasi hayatı hep bu hazım sorunuyla ilgili olabilir mi acaba?..

Erbakan’dan Merve Kavakçı’ya, ve şimdi AKP’ye kadar uzanan çizgide?..

Ahmet Altan 12 Mart 1971’de annesinin yanında babasını almaya götüren subayın soğukluğunu anlatır ve yaşadığı korkuyu aktarır...

O soğukluğun ve o gençlik korkusunun, bugünlerdeki Ahmet Altan’ın kişiliğinde ve söylemlerinde bir etkisi var mıdır acaba?..

Veya Şeyh Sait’in kendi torunu Dengir Mir Fırat üzerinde... Veya İstiklal Mahkemesi Başkanı Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya’nın, Osman Paksüt üzerinde...

Genlerin yüklerini taşımakta mıdır sonraki kuşaklar acaba?..

Emin Çölaşan’ın bir dedesinin Atatürk’ün Adalet Bakanı, diğer dedesinin ise İttihatçı bir albay olmasının genetik bir etkisi var mıdır Çölaşan üzerinde?..

***


Dedeler, babalar, oğullar ve kızlar...

Geçmiş kavgalar, genetik yüklenmeler, bitmeyen hesaplaşmalar... Bugünkü hesaplaşma, sadece söylenenlerden ibaret bir mücadele midir, yoksa derinlerde bir cumhuriyet belgeseli ya da hesaplaşması mıdır yaşananlar?..

Kendi adıma şu soruyu sormaktayım...

Cumhuriyet’le çatışmamış babam ve dedeme teşekkür mü etmeliyim, yoksa onları eleştirmeli miyim?..

Sanıyorum her şeye rağmen “varolmanın dayanılmaz hafifliğini” genetik hafiflikten dolayı yaşamaktayım...

16 Haziran 2008 Pazartesi

‘Kan emiciler’ sırtımıza 1850’lerde bindiler...Yiğit Bulut

Dünya üstünde parası olana ölüm yok; gönder Türkiye’ye, nominal olarak yüzde 20’ye yakın, dolar bazında yüzde 42’lere varan yıllık faiz al! Dedim ya; parası olan için “bu topraklar” bulunmaz fırsatlar sunuyor! Ya parası olmayan emekçiler? Onlar da “çalışıp” faize giden parayı çıkarıyorlar!


Sevgili dostlar, faiz konusunu defalarca “gündeme” getirdim ve her zaman “bu çarkı kırmamız gerektiği” fikrini net olarak savundum. Konu hakkında “araştırma” yaparken defalarca geçmişte de aynı olduğunu gördüm. İşin bir de ilginç dönemeçleri var; ne zaman faiz çarkından kurtulmaya kalksak, içeride “uç noktalara” varan “olaylar” oluyor. Dışarıdan da “sağlam” müdahale yok değil. 2001 krizinde Türkiye “borç sarmalından” çıkmasın diye, uçağa konup gönderilen ve iner inmez “Türkiye için en önemli olay sürdürülebilir borç dinamiğidir” diyen Kemal Derwish’i hala unutmadık!

Neyse Soner Yalçın’ın son kitabında yaptığı araştırmadan yararlanarak bazı notları size “alıntılar halinde, araya bazı ekler de yaparak aktarmak istiyorum”. İşte Soner Yalçın’ın “derlediği” gelişimin bir bölümü;

“..Sadrazam Mahmud Nedim Paşa daha iki gün önce, “Osmanlı Devleti faizleri yarıya mı indiriyor” sorusunu yönelten Reuters muhabirine, oruçlu ağzıyla yalan söylemek zorunda kaldı: “Bunların hepsi dedikodu!”...Bu demeç üzerine, Avrupa Borsaları rahatladı...Osmanlı, son yıllarda aldığı borcu ancak borçla ödüyordu...Dış borcu 4.811 milyon franktı...Osmanlı Bankası ve Galata bankerlerine olan borcu ise 190 milyon franktı...Devlet hazinesi tamtakırdı. Moratoryum kaçınılmazdı...

Mahmud Nedim Paşa’nın konağında sabaha kadar süren tartışmalardan sonra karar alındı: Ana borç ve faizinin ancak yarısı ödenecekti. Yarısı için ise beş yıllık ve yüzde 5 faizli tahvil verecekti...Kararın dışarıya, borsaya sızmaması gerekiyordu. Toplantıya katılanlar Kuran-ı Kerim üzerine el basıp yemin ettiler...

Bu noktada gelin biraz başa dönelim. Tanzimat süreciyle birlikte Osmanlı’nın “devletçi ekonomisi” yok edilirken, yabancı sermayenin önündeki tüm engeller kaldırıldı. İthal gümrükler yüzde 12’den yüzde 3’e düşürüldü...Osmanlı ucuz ithal mallar cenneti yapıldı...Osmanlı finans ihtiyacını İstanbul’daki bankerlerden karşılamaya başladı. Fakat zamanla bu banker ve sarrafların ekonomik gücü, hükümeti ve ekonomiyi finanse edemez duruma geldi...

Aynı dönemde Avrupa’da Sanayi Devrimi’nin ikinci aşaması finans kapitalin doğduğu süreç başladı. Halkın elinde finans, tasarruf fazlası vardı. Ve halkın parasını değerlendirecek aracı finans kurumları ortaya çıktı. Avrupalı aracı kurumların koşar adım geldikleri ülkelerin başında Osmanlı vardı...

Osmanlı Hazine’si kısa vadeli borçlanmayla bile yüzde 22-24 gibi faizler veriyordu... Zenginleşmeye başlayan Avrupa orta sınıfı tasarrufları için kendi ülkelerindeki yüzde 3-4 gibi düşük faiz gelirleri yerine kuşkusuz Osmanlı piyasasını tercih etti...Borsa oyunlarıyla kolay para kazanma yollarının açılması üzerine birçok yabancı banker, simsar, kumarbaz Galata Borsası’na akın etti...Sonunda ne oldu ? Sultan Abdülaziz askeri bir darbeyle koltuğundan indirildi. Tarih 30 Mayıs 1876’ydı. Ekonomik kararların alınmasının üzerinden daha 7 ay geçmişti.

Benzer uygulamalarla ilgili Cumhuriyet döneminden örnekler sıralayıp bu konuyu kapatalım:

1946 Başbakan Recep Peker, devalüasyon oranı yüzde 53, düşürüldü..

1958 Başbakan Adnan Menderes devalüasyon yüzde 60, düşürüldü...

Ağustos 1970 Başbakan Süleyman Demirel devalüasyon oranı yüzde 40, düşürüldü...

Ocak 1980 Başbakan Süleyman Demirel devalüasyon oranı yüzde 35, düşürüldü...

Nisan 1994 Başbakan Tansu Çiller devalüasyon oranı yüzde 50, düşürüldü...

Şubat 2001 Başbakan Bülent Ecevit devalüasyon oranı yüzde 50, düşürüldü...İlginçtir; bizim tarihimizde ağır ekonomik kararları alan hükümetlerin başına gelenler ile Sultan Abdülaziz’in başına gelenler benzerdi...”

Sevgili dostlar, bu satırlar sonrası daha fazla bir şey söylemeye gerek var mı! Türkiye, bu “kapandan kurtulamadığı” sürece, kalkınması, gelişmesi, kendi vatandaşının hakkını “vermesi”, mümkün değil! Hepimiz 5.000 gerçek-tüzel, dünya geneline yayılmış “faiz alıcısına” çalışıyoruz! İyi çalışmalar!

Mustafa Kemal’in üstlendiği sorumluluk





Mustafa Kemal’in üstlendiği sorumluluk


Ahmet Oğuz Bahadır

Düşmanın Geliboluda Sed–ül Bahr ve Arıburnu’na asker çıkararak saldırıda bulunmasının ana hedefi, Kilid–ül Bahr yaylasını ele geçirerek, Türk birliklerini imha ederek Boğaz kıyılarını elde ederek Marmara’ya geçmekti. Fakat 25 Nisan 1915’den beri yapılan bütün saldırılarda bu hedefe Türk savunması karşısında ulaşamadı.
30–31Mayıs 1915’de Ağıl Dere vuruşmasında Mustafa kemal büyük bir tehlikeyi sezer ve 5. Ordu karargahından tedbir alınmasını ister. 1–2–8 Haziran tarihlerindeki yazılarımda Mustafa kemal’in düşüncelerini yazdım. Bir Tümen komutanı olarak üst makamlara, düşmanın, Arıburnun’dan başka, Suvla, Ağıl Dere, Sazlı Dere, Anafartalar, Conk Bayırı ve Koca Çimen Tepe yolu ile Boğazın Gelibolu sahiline ulaşabileceğini ve bu bölgenin yeni bir askeri düzenle berkitilmesini bildirir. Bir önlem alınmadığını görünce, bu konuda Kolordu Komutanı Esat Paşa’nın dikkatini çekmek için 8 Haziran tarihinde yazdığı raporla Sazlı Dere ve Azmak bölgesinin 19 Tümen komutanlığının sorumluluğunda alınmasını ister. Çünkü 19. Tümenin askeri gücü ile bu bölgenin berkitilmesi mümkün değildi. Kolordu Komutanı Esat Paşa 8 Haziran 1915 de cevap verir. Cevap olumsuzdur. Bu cevapta üst kademe komutanlarının (Liman Paşa ve Esat Paşa) kendisini anlamadığını görür. Mustafa Kemal, raporlarında Gelibolu Yarımadasında Boğaz kıyılarına giden yolun büyük bir tehlike teşkil ettiğini, tehlike gelmeden yeni bir askeri düzenle önlem alınmasını istemektedir. Mustafa Kemal’e göre düşman kuvvetlerinin hareket kabiliyetinin, deniz yolu ile donanma koruyuculuğunda daha kolay olduğunu belirtir. Gelibolu‘da arazi dağlık olduğundan ve de yolların olmamasından ulaşım çok zordur. Yedek veya başka cephelerdeki birliklerin savunma için gönderilmesi günlerce sürer. Bu sırada da düşman boğaz kıyılarına ulaşabilirdi. Çünkü düşman Suvla–Ağıl dere–Sazlı Dere’ye çıkan düşman kısa zamanda Anafartalar, Conkbayırı üzerinden Koca Çimen tepeye ulaşır. Eğer bu yol üzerinde önlemler alınmazsa düşmanın rahatlıkla Boğaz kıyılarına ulaşabileceğini belirtmek istiyor. Yani bir Türk atasözüne göre yumurta kapının ağzına gelince folluk artamaya gitmeyelim demek istiyor. Ama aldığı cevaplarda sorumluluk sende diyorlar. 19. Tümenle bu sorumluluğu nasıl yapabilirdi. Fakat düşmanın savunulmasında geç kalmamak için 9 haziran 1915’de karşılık verir. “Sazlı ile Azmak arasındaki mıntıkanın bendenizce görülen ehemmiyeti ve buna nazaran sret–i setr (örtülme) ve temini hakkında 8 haziran 1915 ve 1914 numaralı tahriratta (yazıda) tamamen arz ve izah–ı maksat edememiş olduğuma hükmederek derim ki, düşman ilk malik olacağı fazla kuvvetlerini buraya çıkaracak ve Koca Çimen silsilesini tutmağa teşebbüs edecektir. Bu itikatta bulunduktan sonra bir tabura kumanda itmekle burasının taht–ı teminde bulunduğuna iman etmek ve yalnız 19.fırka cephesindeki faaliyete hasr–ı iştigal eylemek bilmem ne dereceye kadar mümkün olabilir.”
19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal, 5.Ordu Komutanı Liman Paşa, Kolordu Komutanı Esat Paşa’yı, Ağıl Dere ve Sazlı Dere kıyılarının savunulmasında sorumlu tutmakta ve tehlike gelmeden gerekli savunma önlemlerinin alınmasını istemektedir.
7 Haziran 1915 günü Londra’da toplanan Çanakkale Meclisi, Kara Ordusu komutanı Hamilton’un 1. Tümen daha asker istemesine karşılık 3. Tümen daha göndermeyi karara alarak 4 tümene çıkarır. Londra’da, Çanakkale meclisince alınan bu karar 9 Haziran 1915 de İngiltere hükümetince kabul edilerek 4. Tümenin daha gönderilmesi için hazırlıklar başlar.
Bu 4 İngiliz tümeni nereye çıkarılabilirdi? Sed–ül Bahr veya Arıburnu cephelerine çıkarılamazdı. Çünkü kıyıda dört tümeni daha alacak yer yoktur. Olsa, olsa bu tümenler Suvla–Ağıl Dere–Sazlı Dere–Azmak bölgesine çıkarılabilirdi. Albay Mustafa Kemal, iki ay sonra gelebilecek tehlikeyi gören komutandır.

Emre Kongar'ın Resmi Internet Sitesinden alıntı

AB ve ABD'nin Türkiye'ye Çarpık Bakışı. AKP, hiçbir işe yaramayacak bir değişiklik ile 301'inci maddeyi kabul etti: AB ve ABD'den AKP'ye alkış. 1 Mayıs'ta inanılmaz bir devlet terörü: ABD ve AB'den çıt yok. İlhan Selçuk'un evi sabah 4:30'da basılıyor, gözaltına alınıyor: ABD ve AB'den çıt yok. Elif Şafak sadece yargılanıyor: AB ve ABD'de yer yerinden oynuyor. Sünni Müslümanlara, bizzat Müslümanlar tarafından Türban baskısı uygulanıyor: AB ve ABD'den çıt yok. Buna karşılık, Türkiye'de inanç özgürlüğü konusunda Müslümanlara laik baskı yapıldığı konusunda AB ve ABD'den eleştiri sesleri yükseliyor. AKP rejimin temellerini dinci bir sisteme doğru kaydırıyor: AB ve ABD'den çıt yok. Bu yaptıklarından dolayı AKP aleyhine Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dava açılıyor: ABD ve AB'de yer yerinden oynuyor. Bu kadar çarpıklık karşısında söylenecek tek söz kalıyor: "İnsaf!" http://www.kongar.org/

ciziyorum

1resim yazı1resim yazı1resim yazı1resim yazı

http://www.aa.com.tr/images/stories/BANNER/aa_468x60.gif

Anadolu Ajansı Güncel Haberler

Kerkuk.NET

aktif haber

VOA News: Türkiye

BBCTurkish.com | Haberler | Ana Sayfa

7

Turkmedya Com

Dünya Gazetesi - Son Dakika Haberleri

haber7com sondakika

reklamstor

sondakika h/3

NTVMSNBC

VOA News: Tüm Haberler

Hürriyet ANASAYFA

CNN TÜRK

Borsa Haberleri

TriaFX | Türkiyenin Forex Sitesi | Forex | Parite

Referans - Türkiye"nin iş gazetesi

Referans - Türkiye"nin iş gazetesi

Vatan Gazetesi

leman /times cartoon

Star Gazete Online

TGRT HABER © 2008 [ Dünya ]

SABAH Gazetesi - Son Dakika

CNN TÜRK

Hürriyet Spor Anasayfa

Cihan Haber

Ekonomi

Başlıca Yabancı Kaynaklar

CNN (ABD) New York Times (ABD) Usa Today (ABD) Washington Post (ABD) Der Spiegel (Almanya) Die Welt (Almanya) Zeitungen Deutschland (Alm) Gazetat (Arnavutluk) The Australian (Avustralya) Zeitungen Österreich (Avusturya) Le Soir (Belçika) Jornais (Brezilya) Ceske Noviny (Çek Cumhuriyeti) Jornais do Brasil (Brezilya) China Online (Çin) Danske Aviser (Danimarka) Ajalehed (Estonya) Suomen Sanomalehdet (Finlandiya) Journaux (Fransa) Lemonde (Frana) Liberation (Fransa) Dernieres Nouvelles d'Alsace (Fransa) Tous les journaux (Fransa) Sve Novine (Hırvatistan) Nederlandse Kranten (Holl.) Guardian (İngiltere) Newspapers in the UK (İng.) The Sun (İngiltere) Newspapers in Ireland (İrlanda) Periodicos (İspanya) Tidningar Sverige (İsveç) Zeitungen Schweiz (İsviçre) Giornale (İtalya) Corriere Della Sera (İtalya) Giornali Italia (İtalya) Japan Times (Japonya) Avizes (Letonya) Laikrasciai (Litvanya) Ujsagok (Macaristan) Ahram (Mısır) Aviser Norge (Norveç) Dawn (Pakistan) Polskie Gazety (Polonya) Jornais Portugueses (Portekiz) Ziare Romanesti (Romanya) Interfax (Rusya) Slovenske Noviny (Slovak.) Slovenski Casopisi (Slovenya) Efimerides (Yunanistan)

amazon